27 Mayıs 2017 Cumartesi

"27 MAYIS 1960 – 27 MAYIS 2017", Gazeteci-Yayıncı, Araştırmacı-Yazar: Mehmet Arif DEMİRER

27 MAYIS 1960 - 27 MAYIS 2017
Mehmet Arif DEMİRER
27 Mayıs 1960, bir Cuma günü idi. 
Öğle yemeği için Büyükelçi Muharrem Nuri Birgi davet etmişti. Haziran ilk haftasında başlayacağım Afrika seyahatimi konuşacaktık. Johannesburg’a kadar (tek yön) uçak biletim alınmış, Johannesburg’da 8 hafta çalışacağım iş ayarlanmıştı. Dönüş ise bir iddia üzerinden kendimi bağladığım Cape Town – Kahire (12 700 km) otostop girişimi olacaktı. Cambridge’in ünlü kitapçısı Heffers’de kitaplara bakarken (o yıllardan kalan bir adet oldu, cumaları kitapçı gezmek) bir arkadaşım geldi, “Senin ülkende darbe olmuş” dedi. Büyükelçiyi aradım, “Gelebilirsin, telefon hatları kesik, bugün sakin geçer” dedi.
27 Mayıs’ın aileleri perişan eden travmaları...
DP AFYON MİLLETVEKİLİ
VE ULAŞTIRMA BAKANI 

ARİF DEMİRER
Öğle yemeğinde 27 Mayıs’a rağmen Afrika’dan vaz geçmedik, gittim otostopu da yaptım.
Bu arada babam Yassıada’da, annem ve kardeşim Ankara’da kaldılar. Babam daha sonra beraat ettiği için ailem Kayseri yıllarını acısını yaşamadı. Başka anlatımla 27 Mayıs’ın aileleri perişan eden travmalarını göreli olarak daha az yaşadık, ailece.
1962 yılında babam İngiltere’ye geldi. Ben İngiliz arkadaşlarımla 1961 – 1962 yıllarında mezuniyetten sonra çıktığımız, bir yıl süren tetkik seyahatimizim raporunu yazıyordum.
23 Kasım 1961’de Yeni Delhi’de tanıştığım Türkeş’ten (mektuplaşıyorduk) bir telgraf aldım: “Birkaç günlüğüne Londra’ya gelsem görüşebilir miyiz?” Brüksel’de toplanan ünlü 14’ler dağılma kararı almışlardı. Artık Türkeş’in yanında Özdağ gibi birkaç kişi kalmıştı.
Londra’da, ünlü Ritz otelinde tarihi bir buluşma ayarladık, kardeşim Ahmet ile. Yassıada mağduru Arif Demirer ile Yassıada mimarı Alparslan Türkeş arasında, Ağustos 1962.
Babam çok sakin bir adamdı. Hiç kavga ya da küfür ettiğini görmedim, işitmedim. Türkeş’e, “Albayın size kızgın değilim, kırgınım. Türkiye’yi raydan çıkardınız, bir daha kolay kolay rayına oturtulamayacağını düşünüyorum” dediğini çok iyi hatırlıyorum, hiç unutmadım. 
Buraya kadarı geçmişte kalmış bir nostaljik hatıra ama o söz çok doğru imiş. Türkiye bir daha eskisi gibi olmadı. Ve fiziksel kalkınmaya rağmen huzur ve barış ortamı yerini bölünme ve kavga ortamına bıraktı.
27 Mayıs’tan sonra darbe yönetiminin birinci çok olumsuz gelişmesi Yassıada hukuk skandalı idi, ikinci ve kalıcı, aynı ölçüde olumsuz, gelişmesi ise milletin yarısının temsil edilmediği Kurucu Meclis’te hazırlanan anayasa oldu: Milletin yarısının karşı olduğu 1961 anayasası. Bu konuda yayımlanmış kitap sayısı bir elin parmaklarından azdır. Tevazu bir yana benim 2010 yılında yayımladığım Türkiye’de Anayasa Oyunları kitabının iyi bir kaynak olduğunu düşünüyorum. DP milletvekilleri Yassıada’da hiç kimsenin güvenmediği darbe mahkemesinde yargılanırken CHP milletvekilleri Kurucu Meclis’te tek yanlı hazırlanmış (CHP tarafından) anayasa taslağını tartışıyor ve “en yüksek devlet maaşı” alıyorlardı.
Darbe kadar bu eşitsizliğin oluşturduğu haksızlığın izleri de hiçbir zaman silinmedi.
27 Mayıs ile meslek hayatımda ayrıntılı bir şekilde ilgilenmedim, 1993 yılında Demokrat Parti Genel İdare Kurulu üyeliğine seçilene kadar. 1993 yılı Aralık ayında 6 Eylül 1955 Olaylarını incelemeye karar verdim. Önce iki kişiye birer soru yönelttim: Selanik’teki bombanın patlatılmasını azmettirdiği iddia edilen Nevşehir eski valisi Oktay Engin. Yazılı olarak bu iddiaların tamamen uydurma olduğunu bildirdi. İkinci kişi MİT Müsteşarı Fuat Doğu idi. Fuat Paşa ile 1966 yılında tanışmıştım. Bana yedek subaylık görevimden sonra iş MİT’te iş teklif etmiş, karşılıklı bir ağabey – kardeş ilişkisi oluşmuştu: “Paşam 1955 yılında Milli Emniyet bu olaylara bulaşmış mıydı?” Cevap, kesin “HAYIR” idi.
Başladım araştırmaya ve Yassıada’daki 3 numaralı dosya ile karşılaştım. Baştan aşağı bir rezalet örneği idi. 1995 yılında 6 Eylül 1955 – Yassıada 6/7 Eylül Davası kitabım çıktı.
Artık yavaş yavaş 27 Mayıs darbesinin, babamın Ritz Otel’de Türkeş’e söylediği “raydan çıkma ve yeniden rayına oturtamama” olgusunun izleri netleşiyordu kafamda.
6 Eylül 1955 kitabımda Yassıada’daki o kepaze davayı geniş bir şekilde (Türkiye’de ilk defa) incelemiş (gazete kupürlerinden değil, Yassıada tutanaklarından) ve bölünmüşlüğün insanları ne ölçüde insafsızlaştırdığını görmüştüm. Kişisel kini nedeniyle yalancı şahit Coşkun Kırca (1995 yılında kısa bir süre Bayan Çiller bu kişi T. C. Dışişleri Bakanı yaptı !) ortaya çıkarılmayan bir telgrafı kullanarak olayları Zorlu ve Menderes’in sırtına yüklerken kim bilir ne kadar mutlu olmuştur. Yargı da 5 Ocak 1961 günü hükmünü verdi: Zorlu ve Menderes’e    6’şar yıl hapis. Bir gün sonra 6 Eylül 1955’de DP İstanbul İl Başkanı Orhan Köprülü Kurucu Meclis’e üye oldu ! O mahkumiyet kararı bugün T. C. aleyhine delil olarak kullanılıyor.
Yassıada davasını Anayasa Mahkemesine taşıdım, yeniden Yargılanma talebi ile. Dilekçem çok ayrıntılı idi, ekinde de 1955 kitabım vardı. Yekta Güngör Özden Başkan, Ahmet Necdet Sezer Başkan Yarımcısı idiler. Bir davanın İade-i Muhakemesinin ön şartı ortaya yeni bir delil ve/veya tanık çıkarmaktı. Her ikisini de çıkardım: Coşkun Kırca’nın bahsettiği telgraf (hiçbir zaman ortaya çıkarılmamış ama mahkumiyet kararı o telgrafa dayalı olarak verilmişti). Tanık da DP Ankara Milletvekili Ramiz Eren. 5 Eylül 1955 gecesi Menderes ile birlikteydi.
Dilekçem kabul edildi. Dosya açıldı ve numara aldı. Usulen Yargıtay Başsavcısına soruldu. Telgraf yeni delil sayılır mı, diye. Abuk sabuk bir cevap geldi: HAYIR. Yeni değilmiş. Oysa Yassıada’da telgrafa değinilmişti ama ortaya çıkarılmamıştı. Dava reddedildi. Anayasa Mahkemesinin Başkan Vekili Güven Dinçer muhteşem bir karşı oy yazdı. Yassıada yargılamasını doğru dürüst anlamak için herkes okumalıdır. Yayımladım.
Artık 27 Mayıs darbesi konusunun sonlarına geliyordum. Önce Demokrat Parti’nin 60. Yılında (2006) yayımladığım 7 kitapla 10 yılın hesabını verdim ve 27 Mayıs’tan sonra DP aleyhinde üretilen gerçekdışı senaryoları bire birer çürüttüm, ülke ekonomisi ağırlıklı olarak.
2012 yılında ise 720 sayfa uzunluğunda (büyük boy) kitabımı yayımladık: 27 MAYIS – Masallar ve Gerçekler.  Masalların da gerçeklerin tüm ayrıntılarını bu kitapta topladım.
27 Mayıs yeniden yargılansın.

Gelelim 27 Mayıs 2017. Türk Milleti ortalık yerinden bölünmüş, herkes birbiriyle kavgalı, ülke televizyonları her akşam ölüm haberleri ile başlıyor (şehitler) ve adi cürüm olayları ile sona eriyor, kadın cinayetleri vs vs. Bu ortamda bir haykırış: 27 Mayıs yeniden yargılansın.
Mümkün değil. Yassıada’nın hiçbir davasını iade-i muhakeme koşulları ile buluşturamazsınız.
Ancak şu mümkün ve bence babamın Türkeş’e söylediği ile ilişkili. Türkiye’nin bir daha rayına oturtulamayacağını düşündüğünü söylemişti o sıcak Ağustos (1962) günü.
Türkiye’yi yeniden çıkarıldığı raylara oturtmak için 27 Mayıs Darbesi ile hesaplaşmak gerekiyor. Bunu yargı yoluyla, hele yargının bugün içinde bulunduğu ortamda, yapamazsınız. Olmayacak duaya “Amin” demek ancak zaman kaybettirir.
Yapılacak şey konunun millete götürülmesini sağlamak. Bir çeşit halk mahkemesi. Kadro:
İddia makamında Ümit Kocasakal, ısrarla 27 Mayıs’ın devrim olduğunu iddia eden bir hukukçu. Ayrıca CHP Genel Başkan adayı olduğunu ilan ediyor !
Yargıç: Türk Milleti
Savunmada: Demokrat Parti’yi doğru okumuş kişiler.
Savcı iddianameyi (Masalları) okusun bizler de Gerçekleri ortaya koyalım ve 27 Mayıs’ı ilk ve son kez Türk Milletinin (tvde) önünde tartışalım, adını koyalım ve konuyu kapatalım.      

25 Mayıs 2017 Perşembe

27 MAYIS 1960 DARBESİ "HALÂ DERİN BİR ACIYLA KANAYAN, KAMU VİCDANINI SIZLATAN; İNSAN HAKLARI, ADALET VE HUKUKUN UTANCI; DEMOKRASİYİ RENCİDE EDEN BİR YARADIR" MUTLAKA YARGILANMALIDIR.

27 MAYIS 1960 DARBESİ VE HUKUK ADINA YAPILAN HUKUKSUZLUKLAR!
Hasan Emre OKTAY
1960 yılındayız, iktidarda üst üste 3 seçim kazanmış Demokrat Parti var. 1950 ve 1954’de seçimler normal tarihinde yapılmış, 1957’de ise erken seçim yapılmış. Yeni genel seçimlerin tarihi ise Temmuz 1961’dir, yani sandığa gitmeye bir yıl gibi kısa bir süre kalmıştır. Kaldı ki, Başvekil Adnan Menderes 16 Mayıs 1960 günü, Eskişehir’de mahşeri bir kalabalığa yaptığı konuşmada, ‘Türkiye gibi demokrasi ile idare edilen bir ülkede iktidarların sokak nümayişleri ile değil sandıkta değişeceğini vurguluyor ve yollarının seçim yolu olduğunu’ ekliyor.
Yani erken seçimi telaffuz ediyor.
Eskişehir’de Menderes’i 150 bin kişi dinlemiştir. O tarih için muazzam bir kalabalık. Yani bazı kişilerin söylediği, yazdığı ‘eğer Menderes seçim yapsaydı darbe olmazdı’ ifadesinin gerçek ile hiçbir ilgisi yoktur. Bilakis Menderes, 27 Mayıs’tan 11 gün önce seçim kararını dile getirdiği için darbe erkene alınmıştır.
Türkiye’mize büyük zararlar veren, askeri vesayeti başlatan, 27 Mayıs 1960 Darbesi felaketine giden süreci ve bu süreçte işlenen hukuk skandallarını kısaca hatırlayalım. 
1960 yılı başında halkın nabzını ölçmek için bölgelerine giden DP milletvekilleri, halk arasında bir takım dedikoduların yayılmaya çalışıldığını görürler. O zaman sosyal medya yok ama ‘fısıltı gazetesi’ diye bir yöntem uydurulmuş ve kulaktan kulağa DP, Bayar, Menderes aleyhine dedikodular ateşli bir şekilde anlatılmakta.
Menderes, Kars ve Ardahan’ı Sovyet Rusya’ya satmış, ABD yardımlarını DP Hükümet mensupları, milletvekilleri dolar olarak aralarında bölüşüyorlarmış, Harp Okulu öğrencileri Kızılay’da toplanacak, mitralyözlerle taranacak ve imha edileceklermiş, Menderes orduyu yedek subaylarla idare edecekmiş, Taşlıtarla’da 7 bin çapulcuya asker elbisesi giydirilerek silah verilecekmiş ve bu çapulcular halka ateş edecek böylece ordu ile halkın arası bozulacakmış, Bayar ve Menderes’in inanılmaz bir serveti varmış vb.... En büyük dedikodu da İnönü CHP’si, ordu ile birlikte darbe yapacakmış….
Gerçek ile uzak yakın ilgisi olmayan bu dedikodulara inananların sayısı gittikçe artmaktadır. Berber dükkânlarında, bakkallarda, kasaplarda, mahalle aralarında bu dedikodular konuşulmaktadır. Yakın gelecekte bu dedikodulardan sadece CHP, İnönü ve ordunun darbe hazırlığı içinde oldukları söylentisinin gerçek olduğu anlaşılacaktır. Zaten fısıltı gazetesinin en etkili çalıştığı yer de Ankara, İstanbul.
Milletvekillerinin getirdiği bilgiler hükümete ve Cumhurbaşkanına ulaşınca, bu olumsuz yıkıcı faaliyetlere karşı bir önlem alma ihtiyacı duyulur. Özellikle darbe söylentisi karşısında TBMM tehdit altındadır. Yapılacak iş Anayasaya başvurmaktır. O tarihte yürürlükte Atatürk döneminin ‘1924 Teşkilatı Esasiye Kanunu’ vardır. 1924 Anayasasının 22. Maddesi,
”Madde 22,  Sual ve istizah (gensoru) ve Meclis Tahkikatı (soruşturma) Meclis’in cümle-i selahiyetinden (yetkisinden) olup şekli Meclis içtüzük ile kararlaştırılır”  
Meclis İçtüzük 177. Madde, “TBMM, reissen bağımsız olarak bilgi almak istediği her çeşit konu hakkında bir tahkikat komisyonu kurabilir.”
            1924 Anayasasının 103 Maddesi,   
“Madde 103- Anayasanın hiçbir maddesi hiçbir sebep ve bahane ile savsanamaz ve işlerlikten alıkonamaz. Hiçbir kanun Anayasaya aykırı olamaz.”
İşte Yassıada Mahkemelerinde, Menderes ve iki bakanımızın idam sebeplerinden biri olarak Tahkikat Komisyonu kurulması suretiyle 146/1 Anayasayı ihlal girişimi, gösterilmiştir. Nerede ihlal? Bilakis o tarihte Bayar, Menderes ve DP Hükümeti sorunları çözmek için Anayasaya başvurmuşlardır. İdamların, müebbet hapislerin, diğer ağır hapis cezalarının sebeplerini Anayasayı ihlale dayandırmak 27 Mayısçıların en büyük hukuk skandallarından biridir. Kaldı ki, Tahkikat Komisyonu Kanunu Meclis’te oylanmış ve kanunlaşmıştır. Aynı Anayasanın 103 Maddesi ne diyor, hiçbir kanun Anayasa’ya aykırı olamaz.
            Söz ettiğimiz bu Tahkikat Komisyonu teklifinden önceki Mecliste verilen teklifleri incelediğimiz zaman, hemen hepsinin CHP tarafından, DP hükümet mensupları hakkında verildiğini görürüz. CHP tahkikat komisyonu önerisi verince mubah, DP verince günah gibi hukukla ilgisi olmayan bir anlayış Yassıada’da hüküm sürmüştür. Örnek verecek olursak,
“15 Nisan 1953, CHP Van milletvekili Ferit Melen, Maliye Vekili Hasan Polatkan hakkında Meclis tahkikatı açılması talebinde bulunmuştur…8 Şubat 1956, Devlet Bakanı Mükerrem Sarol aleyhinde CHP tarafından verilen Meclis tahkikatı açılması için talep müzakere ediliyor…3 Mayıs 1958, Van’ın Özalp kazasında 30 Temmuz 1943 tarihinde öldürülen 32 vatandaş hakkında TBMM Tahkikat Komisyonu tarafından hazırlanan rapor basına açıklanıyor…16 Şubat 1960, CHP milletvekili Avni Doğan ve 54 milletvekili basın hürriyetini zedeleyen faaliyetlerle ilgili, içtüzüğün 177. Maddesine dayanarak tahkikat komisyonu açılması talebinde bulunuyor…18 Şubat 1960, Bülent Ecevit, Fethi Çelikbaş, Asım Eren, Nüvit Yetkin İstimlak yolsuzlıkları iddiası ile içtüzük 177. Maddeye dayanarak tahkikat komisyonu teklifinde bulunuyorlar.”
Bu örnekleri arttırmak mümkündür. Profesör Yusuf Ziya Özer, ‘Anayasa Hukuku’ kitabının 545. Sayfasında diyor ki,
“Tahkikat komisyonları sorgu hâkimi vazifesini görürler. Hükümetin bütün vasıtalarından istifade edebilirler. Usulü muhakemenin icap ettirdiği bütün muameleleri ifaya salihtirler.”
Profesör Ali Fuat Başgil, (27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri kitabından)
“Bir parti hakkında da tahkikat yapmak elbette ki Meclis’in yetkileri cümlesindendir.”
Çok ilginçtir DP Hükümetinin kurduğu tahkikat komisyonu, faaliyette bulunduğu süreye bağlı olmak üzere partilerin kongrelerini durdurmuştu. Bu da tahkikatın selametle yürütülmesi amacına yönelikti. Bu girişim de DP muhalifleri tarafından şiddetli bir şekilde istismar edildi. Basında parti faaliyetler durduruldu şeklinde yayımlandı. Topladığı bilgileri savcıya vermekle görevli tahkikat komisyonu, sadece iki ay süre için kurulmuş, fakat işini bir ayda tamamlamıştı. Yani anlaşılacağı üzere, tahkikat komisyonu ile Anayasayı ihlal eden falan kimse yok.  O Anayasa bir şekilde ihlal edildi, ortadan kalktı, o da 27 Mayıs 1960 sabaha karşı saat 3.00’de darbenin gerçekleştiği andır. En büyük hukuksuzluk bu noktadadır. İdamlık bir suç varsa buradadır.
Komisyonun ayrıntılarına daha fazla girmeden tekrar yazımızın başındaki, tahkikat komisyonuna ihtiyaç duyulan günlere dönelim.
Tahkikat Komisyonu kurulması CHP çevrelerinde fırtınalar yarattı. Komisyon tartışılırken CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün kürsüye gelerek sarf ettiği bir takım sözler tarihimize geçmiştir. Seçilmişlerden müteşekkil bir parlamentoda, bir muhalefet partisi tarafından söylene bu sözler bir hukuksuzluk örneği midir, değil midir, karar sizin. İsmet Paşa Anayasanın 22. Maddesine başvurmayı, baskı rejimi kurmak olarak mütalaa etmiş olacak ki,
“…Eğer baskı rejimi kurulursa ihtilal behemehâl olur. Böyle bir ihtilal dışımızda bizimle münasebeti olmayanlar tarafından yapılacaktır. Bu yolda devam ederseniz bende sizi kurtaramam. Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilal meşru bir haktır…”
Tahkikat komisyonuna nasıl çalışacağını içtüzük 177. Maddeye göre bildirecek olan Yetkiler Kanunu Meclis’te müzakere edilirken İsmet İnönü yine söz alıyor,
“Kore başkanı Sygnman Rhee kuruldu mu? Üstelik onun ordusu, polisi, memuru onun elindeydi. Hâlbuki sizin elinizde ne ordu var, ne memur, ne de polis var! Olur, mu böyle baskı rejimi? Muvaffak olur mu bu?”
Bir süre önce Kore’de bir darbe olmuş ve başkan Rhee devrilmiştir. Sistem aynı, üniversite ayaklandırılmış, nümayişler ve ordu içinde kurulmuş olan bir cunta darbeyi gerçekleştirmiş. İnönü’nün yine Meclis’te kullandığı şu cümle açık seçik bir darbe davetiyesi değil midir?
“Türk milleti, Kore milletinden daha az haysiyetli değildir.”
Nitekim darbeci subaylardan Orhan Erkanlı, ‘Anılar, Sorunlar, Sorumlular’ adlı kitabında İsmet Paşanın yeşil ışığına vurgu yapıyor. Nitekim 28 Nisan 1960 günü İstanbul Üniversitesi öğrencileri sokaklara dökülürler, nümayişler başlamıştır. Katil iktidar, diktatörler, diye bağırarak etrafa taşlar atmakta Beyazıt’tan Vilayete doğru yürümektedirler. O kadar organizedirler ki, slogan mahiyetinde marşları bile hazırdır.
“Olur, mu böyle olur mu? Kardeş kardeşi vurur mu? Kahrolası diktatörler bu dünya size kalır mı?”
O tarihte rahmetli babam İstanbul Emniyet Müdürü.
O zaman panzerler, biber gazları falan yok. Toplumsal olayları kontrol altına almak için sadece atlı polisler var fakat onlarda çok yetersiz kalıyorlar. Zira nümayişçi öğrenciler polisleri atlardan çekiyorlar, yerlerde sürüklüyorlar, tekmeliyorlar. Atların üstünde sigara söndürmüşler, atlar çılgına dönüyor. Emniyet Müdürü Faruk Oktay, Belediye Başkanı Kemal Aygün, İstanbul Valisi Ethem Yetkiner, olaylarla başa çıkamadıklarını askerden yardım almalarının gerektiğini Dâhiliye Vekili Namık Gedik’e bildiriyorlar. Zira 29 Nisan’da olaylar Ankara’da başlatılıyor. Hükümet sıkıyönetim ilan ediyor. Ankara sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Namık Argüç, İstanbul da ise Orgeneral Fahri Özdilek komutan. Fahri Özdilek 27 Mayıs sabahı darbecilere katılacak ve ödül olarak olsa gerek sonraki hükümette bakan olacak. Namık Argüç ise Yassıada’da çile dolduracak.
Olaylar kısa sürede çıkrığından çıkmış vaziyete geliyor. Polis nümayişçi öğrencileri tutukluyor, Davut Paşa kışlasına götürülürlerken yolda asker hepsini serbest bırakıyor. CHP Gençlik Kolları ve bir takım subaylar işbirliği halindeler. Bu işbirliğini o zaman CHP Gençlik Kolları Başkanı olan Orhan Birgit, Çetin Altan’ın torunu gazeteci Sanem Altan ile yaptığı bir konuşmasında itiraf etmiştir.
Aktarıyorum,
“28 Nisan Öğrenci olaylarını itiraf ediyorum ki organize ettim. Perde arkasındayım o işin. Öğrencilerin gösteri yağmasını istiyorduk biz. Ne yapacaklardı, ‘katiller, diktatörler diye bağıracaklardı, nümayiş yapacaklardı’
Orhan Birgit’i bu itirafından dolayı kutlarım, geç de olsa bir dürüstlük göstermiş. Olaylarda iki tane kaza ile ölüm vardır. Biri Turhan Emeksiz. Orman Fakültesi öğrencisi Turhan Emeksiz nereden geldiği belli olmayan sekme bir kaza kurşunu ile ölmüştür. Sekme diyorum zira kurşun eğridir, kurşun kemikte eğrilmez. Mutlaka bir yerden sekmiş. Diğeri Nedim Özpolat, slogan atmak için hareket halindeki tankın üstüne çıkıyor, dengesini kaybediyor ve paletlerin altına düşüyor. Allah rahmet eylesin, o zaman çok üzülmüşlerdi. Ancak olaylarla birlikte inanılmaz dedikodular yine fısıltı gazetesi ile kulaktan kulağa dolaşmaya başlar. Bayar, Menderes’ten emir alan polis öğrencilere ateş etti, yüzlerce ölü var. Basın da bu yalanlara iştirak ediyor, ne yazık ki o zaman çok seviyesiz bir basın vardı. Yüzlerce ölü var, ölüler saklanıyor, kuyulara atıldılar, bir kısmı kıyma yapıldı Et ve Balık Kurumunun buzluklarında, bir kısmı da Konya yolu inşaatında asfaltın altına saklandı. İlginçtir bu yalanlara basının da etkisiyle inanan insanlar, ölenlerin ailesi nerde gibi bir soruyu sormayı akıl edemediler. Sonuçta artık darbenin bahanesi hazırlanmış oldu. Sandıkta yenmek mümkün olmayan, katil iktidar, katil Menderes, hırsız Menderes ve ekibi yok edilmelidir.
Ne yazık ki 27 Mayıs 1960 günün, sabaha karşı Türkiye’ye büyük hizmetler yapmış Başvekil Adnan Menderes ve ekibi darbeciler tarafından derdest edilirler.
Darbe gerçekleştikten birkaç gün sonra, darbecilerin başı konumuna geçen Orgeneral Cemal Gürsel, İsmet Paşaya bir telefon eder. Konuşmaları yanlarında bulunan İsmet Paşanın damadı gazeteci Metin Toker’den öğreniyoruz. Gürsel, İnönü’ye,
 “…emirleriniz bizim için peygamber buyruğudur sayın paşam…”
İnönü cevap veriyor: “Memleket ve millet için hayırlı bir iş yaptınız. Büyük iş yaptınız. Mutlu ve uğurlu olmasını dilerim. Başarınız için asıl ben sizin emrinizdeyim. Paşa hazretleri ben sizi anlıyorum. Ne zaman bir arzunuz olursa emrinize amadeyim.”
Hâlbuki Atatürk’ün silah arkadaşı, cumhuriyetimizin kurucularından ve ana muhalefet partisi genel başkanı İsmet İnönü’den, darbecilere karşı ‘ne zaman bir ihtiyacınız olursa emrinize amadeyim, millet, memleket için büyük iş yaptınız, hayırlı iş yaptınız’ gibi cümlelerin yerine, sert bir şekilde darbecileri uyarması, derhal kışlalarına dönmeleri emrini vermesi beklenirdi. Metin Toker’den öğrendiğimiz bu konuşma darbecilere hoş geldiniz demekten başka bir şey değildir. Hatta İnönü’nün, darbeden sonra coşkun gösteriler yapan CHP’lilere sarf etmiş olduğu bir cümle çok düşündürücüdür.
“Biz ihtilalin ne içindeyiz, ne dışında!”
Darbeden sonra, başta İstanbul Üniversitesi rektörü Sıddık Sami Onar olmak üzere, çoğu Anayasa profesörü öğretim görevlileri, darbenin akıl hocalığına soyunurlar. Ne yazık ki, bu profesörler darbenin daha sertleşmesine sebep olmuşlar, Yassıada zulmü ve idamlara kadar giden sürecin başlamasına neden olmuşlardır, Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Prof. Naci Şensoy, Prof. Zafer Tarık vb.
Doçent Muammer Aksoy, DP’li tutuklular Yassıada’da zulüm altında inlerken, zamanın Forum dergisinde yayımlanan bir makale yazıyor. Makalenin adı, ‘En Büyük Tehlike Yersiz Acıma Hissidir’ Yani Demokrat Partililere sakın acımayın, merhamet göstermeyin, canlarına okuyun, demek istiyor.
Darbeden hemen sonra 28-29 Nisan Öğrenci Olaylarında polis tarafından öldürüldüğü, iddia edilen yüzlerce öğrenci cesedini aramaya başlarlar. Et ve Balık Kurumu buzhaneleri, kuyular, köşe bucak aranır ama ortada ne ölü vardır, ne de evladını arayan bir aile. Kıyma makineleri dedikodusu Alpaslan Türkeş’in anılarından (derleyen Muammer Taylak) öğrendiğimize göre, ABD Büyükelçisinin, ‘tüm dünyada Türklerin yamyam olduğundan bahsediliyor’ şeklinde bir sözü üzerine kesilmiş.
Hürriyet Şehitleri cenaze merasimi yapılacak, ancak ortada kaza sonucu ölen sadece 2 öğrenci vardır. Profesörler kurulu bu rakamı yetersiz bulur ve merasime 3 naaş daha eklerler. Biri Teğmen İhsan Kalmaz. Darbe esnasında, radyo evinin önünde yanlışlıkla yine bir asker tarafından vurulmuştur. Yani Harp Okulu öğrencisi İhsan Kalmaz darbecilerdendir. Yine askeri öğrencilerden Sökmen Gültekin de harekât esnasında iletişim yetersizliğinden askerler tarafından öldürülmüştür. CHP taraftarı bir baba da darbeye o kadar sevinmiş ki, sokağa çıkma yasağına rağmen küçük oğlu Ersan Özey’i yanına almış sloganlar atarak sokakta dolaşmaya başlamış. Amacının oğluna İnönü’nün elini öptürmek olduğunu söyleyenler de vardır. Ancak darbenin coşkusuyla devriyelerin ‘dur’ ihtarını ya duymamış ya da dinlememiş, askerlerden atılan kurşunlardan biri oğlu Ersan Özey’e isabet ederek öldürmüş. Biz elbette bu 5 kişi için de Allahtan rahmet dileriz. Ancak akıl hocası profesörler son üç naaşı da 28 Nisan olaylarında öldürülmüş gibi ‘Hürriyet Şehitlerine’ ilave ederler. Böylece yüzlerce ölü yerine beş ölü ile merasim yapılır. Bu kanunsuzluk değil mi?
            Profesörler Kurulu bilindiği gibi 1961 Anayasasını hazırlar. Bu Anayasanın daha dibacesi (önsöz) bir hukuksuzlukla başlar. “Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı, direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs devrimini yapan Türk Milleti”        
Bu Anayasa Temmuz 1961’de halkoyuna sunuldu. Daha Yassıada Mahkemeleri devam ediyor, hükümler Eylül’de açıklanacak ama burada bir hüküm var. Yassıada’da kararların önceden hazırlandığının en büyük delili bu dibacedir. Karar verdiyseniz niçin mahkeme ediyorsunuz, demezler mi?
Sonra 27 Mayıs’a devrim diyor, neresi devrim?
Devrimlerde rejim değişir. 1917 Sovyet devriminde Çarlık yıkılmış Sovyetler Birliği kurulmuştur. Fransız devriminde krallık yıkılmış cumhuriyet kurulmuştur. Keza Mustafa Kemal ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği Anadolu devriminde padişahlık ilga edilmiş cumhuriyet kurulmuştur. 27 Mayıs’ta ise seçim yoluyla gelmiş, meşru bir iktidar silah zoruyla devrilmiş, faşizan askeri bir yönetim devletin başına geçmiştir. Sonra da tekrar güdümlü de olsa demokrasiye dönmeye çalışmışlardır. Dibacenin en gerçekdışı ifadesi, darbeyi yapanın Türk Milleti olduğu ifadesidir. Türk milleti Ankara, İstanbul’da yoğunlaşmış Halk Partililerden ibaret değildir ki! 1961 seçimlerinde, Menderes misyonunu sürdüreceklerine dair propaganda yapan Adalet Partisi (Ragıp Gümüşpala), Yeni Türkiye Partisi (Ekrem Alican), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (Osman Bölükbaşı) oyların % 60’dan fazlasını almışlardır. Bu kadar kötülemeye, yalana, dedikoduya aşağılamaya rağmen, Menderes’in ismini ima etmek bile bu partilere bu oyları kazandırmıştır.  Darbeyi alenen destekleyen, coşku ile karşılayan İnönü CHP’si ise Meclis’te azınlığa düşmüştür. Hele 1965 seçimlerinde Adalet Partisi oy patlaması yaşamıştır. Bu durumda nerede Türk Milleti? Darbenin karşı tarafında, Menderes tarafında!
-Atatürk döneminde düzenlenmiş ve ordunun siyasetten uzak durmasını amaçlamış TSK İç Hizmet Nizamnamesi 27 Mayısçılar tarafından kanunlaştırıldı. İç Hizmet Kanunu yapıldı ve 35. madde düzenlendi.
“‘Silahlı Kuvvetlerin vazifesi Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır”
27 Mayıs ile başlayan askeri vesayette, tüm darbeler hukuki dayanağını bu maddeden almışlardır. Cumhuriyeti koruyorum, kolluyorum diye ard arda birçok darbe ve darbe girişimi gerçekleştirilmiş, demokrasimizin kendi kuralları içinde olgunlaşması önlenmiştir. Nihayet 2013 yılında bu madde TBMM’de bir kanunla değiştirilmiştir.
“Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurt dışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır”
-İnsan Hakları Beyannamesi keyfi mahkemelere son vermek için şu ifadeleri kullanmıştır;
“Hiç kimse suçun işlendiği tarihten önce ilan edilmiş ve meşru mahkemeler tarafından tatbik olunan kanunlardan başka bir kanunla cezalandırılamaz”
Evrensel hukukun bu kuralı da 27 Mayısçılara tarafından Yassıada’da ihlal edilmiştir. Yani suç olduğu düşünülen eylemin işlenmesinden sonra çıkartılan bir ceza kanunu, sanığın aleyhinde olursa hiçbir surette tatbik edilemez. Ama 27 Mayısçılar DP mensuplarının yürürlükteki kanunlara göre bir suçlarını bulmayınca, yeni kanunlar çıkarttır ve makabline şamil kıldılar, yani geriye dönük uyguladılar. Kanun adına kanunsuzluk yapmak işte budur. Darbeden sonra ilk işlerinden biri olarak 65 yaş üstünün infaz edilemeyeceğini belirten TCK 56. Maddeyi kaldırdılar, zira amaç o tarihte 77 yaşında olan Celal Bayar’ı asmaktı. Nitekim mahkemede de idama mahkûm ettiler. Ama sonra idamını MBK toplantısında onaylamadılar. Bana göre sebebi Bayar’ın 78 yaşında gelmiş olması, muhtemelen artık siyasete giremez, bizden intikam alamaz falan gibi düşündüler. Zira idamların altında yatan sebep kanaatimce aynıdır. Bunlar eğer idam edilmezlerse, bir gün serbest kalırlar ve halkın teveccühüne mazhar olurlar ve tekrar iktidara gelerek bizden hesap sorarlar korkusu.   
Yeni Anayasa yapmakla görevli Profesörler Kurulundan Prof. Dr. İsmet Giritli konuyla ilgili bir söyleşide bakın neler diyor (15 Yıl Sonra 27 Mayıs Yargılanıyor, Nazlı Ilıcak),
“N. Ilıcak=1924 Anayasası vatana ihanet suçu hariç Cumhurbaşkanının (Celal Bayar) mutlak sorumsuzluğunu kabul etmektedir. Bu vatana ihanet suçunu da ancak TBMM tespit eder. Bunun haricinde cumhurbaşkanı sorumsuzdur. Cumhurbaşkanının 146/1 Anayasayı ihlal suçu ile yargılanmasını (Yassıada’da) nasıl açıklayabilirsiniz?
            İ. Giritli=Burada ihtilal kendi hukukunu yaratır prensibine geliyoruz. İhtilal 27 Mayıs’ta 1924 Anayasa düzenine son veriyor, bir geçici Anayasa getiriyor. Bu bir ihtilal anayasasıdır.
 N. Ilıcak=Vatana ihanetle Anayasayı ihlal suçunu nasıl bağdaştırıyor?
            İ. Giritli=Geçici Anayasadan aldığı yetkiyle yapıyor bunu. Geçici Anayasa Cumhurbaşkanı Anayasayı ihlal suçundan yargılama yetkisini veriyor. Kendi ihtilalinin Anayasasına göre oluyor bu.
            N. Ilıcak= Cumhurbaşkanının Anayasayı ihlal etmesi için kanun metnine göre cebir kullanması şart. Nerededir bu cebir unsuru? Celal Bayar bu cebir unsurunu nerede ve nasıl kullanmış?
 İ. Giritli= Önce sizinle bu konuda anlaşmamız lazım. Sizin bana sorduğunuz sorular 1924 Anayasasının normal düzeni içinde varit. 1924 Anayasasına göre fiili ve kanunsuz olur. Zaten ihtilal kanunsuzdur. 27 Mayıs kanunsuzdur, fakat meşrudur. Bir legalite vardır bir de legitimite, Kanuniyet ve meşruiyet. İhtilal esas itibariyle kanunsuz bir harekettir. Fakat meşru veya gayrimeşrudur. Yani 27 Mayıs hedefine ulaştığı ve kendisini tescil ettirdiği için meşrudur. Hem de 61 Anayasasını yaptığı için meşrudur. Ama kanunsuzdur. 27 Mayıs sabahı yapılan işlem kanunsuzdur.”
            Koskoca Anayasa profesörü, 27 Mayıs kanunsuzdur ama meşrudur, diyor. Çünkü hedefine ulaşmış yani silah zoruyla devleti gasp etmiş ve böylece meşru olmuş. Diğer bir deyişle cunta devleti eline geçirmiş, silah onda, güç onda, kimse karşı gelemez. İşte 27 Mayıs’ınki böyle bir meşruiyet.
            -27 Mayıs’ı gerçekleştiren cunta, yine akıl hocaları profesörler kurulunun önerisiyle Milli Birlik Komitesi adını verdikleri bir komite kurdu. Bu komite TBMM’nin tüm yetkilerine haiz, yani yasama, yürütme, yargı MBK’nin yetkisinde. Sıkıysa itiraz edin, anında işiniz biter. Bundan daha büyük bir kanunsuzluk olur mu? O tarihte Harp Okulu 2 sene, bu genç subaylar 2 senede ne öğrendiler de devleti idare edecekler.
            -27 Mayısçıların korku dolu bir ruh hali ile çıkardıkları kanunsuz bir kanunda ‘Tedbirler Kanunu’dur. Bu kanuna göre, 27 Mayıs’ın aleyhinde ima ile bile olsa konuşmak, DP’yi ima ile bile olsa övmek 5 yıl hapis. Bu kanun 1969 yılına kadar hüküm sürdü. Dikkat edilecek olursa 27 Mayıs hakkında yazılan kitaplar, anılar 1970 ve sonrası tarihlidir. Sadece gazeteci Turhan Dilligil’in Yassıada Kumandanını anlattığı ‘Allahsız Gardiyan’ adlı kitabı vardır. Ama o kitap da metafor tekniği ile yazılmıştır.
            -27 Mayısçıların ‘Tabii Senatörlük’ uygulaması da traji komik bir girişimdir. Darbeciler yeni Anayasaya koydukları bir madde ile kendilerini, yeniden seçilip seçilmeme olgusu olmadan, ömür boyu ‘Tabii Senatör’ ilan ettiler. Güzel maaşlarla ve bellerinde tabancaları ile Parlamentoya yerleştiler. 1980’de yine bir darbe sonucunda bu müessese ilga edilene kadar parlamentodaki saltanatlarını sürdürdüler. Hâlbuki 1974 yılında eski bir cumhurbaşkanı olarak Celal Bayar’a da Tabii Senatörlük teklif edilmiştir. Ama rahmetli Bayar bir demokrasi dersi vererek, ‘ben ömrüm boyunca demokrasi için mücadele ettim, demokrasilerde tabii senatörlük yoktur’, demiş ve bu teklifi ret etmiştir.
            -Birçok 27 Mayısçı darbelerinden bir süre sonra anılarını yazdılar. Anılarından öğrendiğimize göre, bu subaylar darbe hazırlıklarına 1955 yılında başlamışlar, Orhan Erkanlı. Hatta Binbaşı Muzaffer Karan, darbe hazırlıkları için 1954’den bahseder. Karan, 1954’den itibaren Bayar, Menderes ve ekibinin yanlış yola saptıklarını, siyasi ihtiraslarından başka bir şey düşünmediklerini ve Atatürk’e düşman olduklarını fark etmiş’ Gerçekten trajik-komik 1954 öyle bir yıl ki, genel seçimler yapılmış ve DP % 58,7 oy oranı ile Meclis sandalyelerinin yüzde doksanını almış, tarımda üretim patlaması var. 1950 öncesi ülkede açlık varken bu tarihte tarımda ihracata başlıyoruz. Ve bizim efendiler, bir takım paranoyalarla darbe hazırlıklarına başlıyorlar. Kanun için kanunsuz darbe hazırlıkları!
            -Demokrat Partili milletvekili, bakan, dönemin bürokratlarının Yassıada’ya sevkiyatları tam bir felakettir. Demokrat Partililer ve DP’ye yakın olduğu düşünülen bürokrat, iş adamı, hatta asker; darbecilerin ve destekçilerinin oluşturduğu, alkol kokan ölüm koridorlarından tekme, sille, tokat, yumruk, tükürük, yerlerde sürükleme, kravatı ile boğmaya çalışma, hakaretler arasında geçmişlerdir. Anılardan öğrendiğimiz bu sahneler dayanılır gibi değildir. Hele Yassıada yaşantısı Nazileri aratmayacak zalimlikteki muhafız subayların eziyeti altında geçmiştir. Yassıada’da rahmetli babam dâhil 10 kişi hayatını kaybetmiştir. Ölen herkese ya intihar ya kalp krizi raporu verilmiştir. Naaşlar yara bere içindedir. Yassıada’ya sevk edilmeden Ankara Harp Okulunda pencereden betona çakılan ve ölen Dahiliye Vekilimiz Namık Gedik için de intihar etti dediler. Ama kızı Ayla Gedik, ‘hayır döverek pencereden attılar’ diyor ve ekliyor. Naaşı bize gösterilmeden defin edildi diyor. Keza rahmetli babam İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay da adanın Bizanslardan kalma zindanına ağır şekilde dövülerek atılmış ve orada ölmüştür. Babam için de kalp krizi geçirdi dediler. Türk halkını temsil eden, seçilmiş Başvekil Adnan Menderes Yassıada’da dövülmüştür. Celal Bayar’ın avukatı Gültekin Başak’ın önünde cereyan eden olay bir insanlık dramıdır. Atatürk’ün iktisat vekili, başvekili, Türkiye Cumhuriyetinin 10 yıl cumhurbaşkanı Celal Bayar gördüğü aşağılayıcı muameleler sonunda intihar girişiminde bulunmuştur. Kıbrıs Barış Harekâtının yasal zeminini oluşturan, Türkiye’yi garantör yapan Londra ve Zurih anlaşmalarının mimarı Dışişleri Bakanımız Fatin Rüştü Zorlu da Yassıada’da dövülmüştür. Maliye Bakanımız Hasan Polatkan’a düzmece Yassıada Mahkemelerinde savunması dahi yaptırılmamıştır. Celsenin son 10 dakikasında Baş yargıç Salim Başol Polatkan’ı çağırıyor ve kısa keserek savunmanı yap diyor. Polatkan celsenin bitimine 10 dakika var, hazırladığım savunmam için bu süre yetersiz deyince. Başol azarlar tondaki konuşmasıyla, ‘Sen zaten çok konuştun, kısa kes’ diyor. Polatkan, idamla yargılandığım bir davada savunmamı yapmayayım mı? Deyince. Başol, yapmazsan yapma, geç yerine diyor ve savunmayı yaptırmıyor.
            Rahmetli Samet Ağaoğlu anılarında yazmış, ‘Yassıada’da yapılanlar Türk’ün Türk’e yapacağı iş değildir.’ Gerçekten düşman olsa bu kadarını yapmazdı. Yassıada Mahkemeleri kararları, İkinci Dünya Savaşında 50 milyon insanın ölümüne sebep olan Hitler ve arkadaşlarının yargılandığı Nürnberg mahkemelerinin kararlarını da geçmiştir. Nürnberg’de 12 idam, Yassıada’da 15 idam kararı verilmiştir. Müebbetler, idamlar dâhil kararlar, gerekçesiz sanıkların yüzlerine okunmuştur. Empati yapalım idama mahkûm olduğunuzu söylüyorlar fakat sebebini ve suçunuzu söylemiyorlar. 146/1 Anayasayı İhlal gibi muğlak, anlaşılmaz, yetersiz, geçiştirici bir ifade ile idama gidiyorsunuz.
            Bu öyle bir mahkeme ki, hukuk skandallarıyla dolu! Diyorlar ki, Topkapı’da İnönü’yü öldürmek istediniz, niyetiniz buydu. Topkapı’da İnönü’nün arabasında bulunan Kasım Gülek, nümayişler vardı ama öldürmek gibi bir niyetleri olduğunu, elimi vicdanıma koyarak kabul edemem diyor. Bu sözler hiç fayda etmiyor. Menderes’in avukatı rahmetli Burhan Apaydın, ‘o halde İnönü’yü çağırıp kendisine soralım, diyor. Salim Başol’un cevabı, ‘İnönü gibi mümtaz bir şahsiyeti buraya çağırmak haddinize mi!’ Bu nasıl bir mahkemedir. Yassıada’da Demokrat Partilileri hukuksuzlukla, meşruluğunu yitirmekle suçlayan hâkimler, savcılar sürekli hukuksuzluk üstüne hukuksuzluk yapmışlardır. Devlet Bakanı Samet Ağaoğlu diyor ki, yıllarca bizimle beraber olan, birçok kararımıza bizimle birlikte imza atan Fethi Çelikbaş niye sanıklar arasında değil?’ Salim Başol’un ağzından kaçırdığı cevabı, Yassıada Mahkemelerinin karakterini açıkça ortaya koymuştur. Başol,
            “Onu ben bilemem, sizi buraya tıkan kuvvet böyle istemiş’
            Baştan beri DP içinde bulunan Fethi Çelikbaş DP Hükümeti ile birlikte birçok kanuna imza atmış, ancak daha sonra DP’den ayrılmış Hürriyet Partisinin kurucularından olmuş, sonunda CHP’ye geçmiş bir siyasetçi.
            Darbeye takaddüm eden günlerde Gürsel’in, Savunma Bakanı Ethem Menderes’e yazdığı bir mektup var. Bu mektupta Gürsel bir takım önerilerde bulunuyor ve halkın Menderes’i sevdiğini ve onun cumhurbaşkanı olmasının hayırlı olacağından bahsediyor. Yassıada’da mahkemeler devam ederken Orgeneral Cemal Gürsel cumhurbaşkanı makamındadır., Burhan Apaydın Menderes’i kurtarma ihtimali olan Gürsel’in mektubunun mahkemede okunmasını istiyor. Olayı ben bizzat rahmetli Apaydından dinledim.
            “Ben mektubun okunmasını talep edince, Menderes dışarı çıkarıldı ve hırpalanmış bir şekilde geri döndü. Söz aldı mektubun okunmasına karşı çıktı. Sonradan öğreniyorum ki, Menderes’e bu talepte ısrar ederseniz sende, avukatın da berhava olursunu, demişler”
            Rahmetli Apaydın bu kelimenin üstüne basa basa 2-3 kere tekrarladı berhava. Sonradan Gürsel’in mektubu, Menderes için söylediği sözler çıkartılarak yayımlandı.
            -İdama mahkûm ettikleri Menderes’e infazdan 4-5 saat önce anüsten prostat muayenesi (rektal tuşe) yapılması inanılır gibi değil. Bu uygulamanın tek sebebi olabilir, o da Menderes’i aşağılamaya devam. Bu muayeneyi odadaki ses kayıtlarının satılması ve Nazlı Ilıcak tarafından alınması sayesinde öğreniyoruz. Darbeciler Yassıada’da DP’lilerle ilgili çekebildikleri resimleri gazetecilere yüklü bir para karşılığı satmışlardır. İşte bu bakımdan 27 Mayısçı cunta bir çetedir diyoruz. Zaten TDK sözlüğünde cuntanın karşılığı çetedir.
            Menderes’i silah zoruyla Yassıada’ya tıkıyorlar, ağır zulüm yapıyorlar, düzmece bir mahkemede göye yargılıyorlar ve İmralı adasında asarak öldürüyorlar. Sonra da evine icra memuru gönderiyorlar. İp parası, kefen parası, Yassıada’da yenen yemeklerin parası ve cellat parasını icra kağıdı ile istiyorlar ve rahmetli Aydın Menderes’ten alıyorlar. İmralı hapishane müdürü Ahmet Acarol, İmralı belgeselinde anlatıyor.
            ‘En son infaz edildikten sonra Menderes’in naaşını ben gördüm, yani yıkanıp kefenlenirken başındaydım. Göğsünde bir değil, iki değil 5 değil birçok kabuk bağlamış yara vardı. Vücudunda sigara söndürmüşler.’
            Rahmetli Acarol’un, yemin ederek anlattığı bu ifadelerini kendi sesinden, görüntülü youtube da bulabilirsiniz (İmralı Belgeseli).
            27 Mayıs Darbesi, Yassıada zulmü, işkenceler, zindanda ölümler, infazlar yani cinayetler ne yazık ki, cezasız kalmıştır. 27 Mayıs yargılanmalıdır. Bunu asla kin, hınç ve öfke ile söylemiyorum, adalet için söylüyorum. İlahi Adalet çok şükür tecelli ediyor. Ama dünyadaki adaletin de tecelli etmesi lazım diye düşünüyorum. Hepsinden önemlisi ibret alınmasıdır. Çünkü 27 Mayıs Darbesi her yönüyle ülkemize büyük zararlar verdi. 1961 Anayasası derler. Bu Anayasa ülkemizin iyice karışmasına sebep olmuştur. İşçiler grev üstüne grev yapmışlar, sokaklara dökülmüşler, anarşi yaratmışlar ve ülke 9 Mart Cuntası, ardından 1 Mart Muhtırasına, oradan da 12 Eylül Darbesine sürüklenmiştir. Yine 27 Mayıs tortu olarak siyasal yaşamımızda, sandıktan ümidi olmayanlar için, askeri kullanarak, sokak olayları yaratarak iktidara gelme yolları arama yozlaşmasını bazı kafalara sokmuştur. Yani sandık dışı çarelerle iktidara gelme yollarını arama yozlaşması. Küçüğün büyüne başkaldırması yozlaşması da 27 Mayıs ile ortaya çıkmıştır. Zira 27 Mayıs da ast üstünü hırpalamıştır, teğmenler, yüzbaşılar, binbaşılar; komutanlarını, Genel Kurmay Başkanını (Orgeneral Rüştü Erdelhun) ite kaka, tutuklayıp Yassıada’ya tıkmışlardır. Hepsinden beteri 27 Mayıs’tan sonra ülkemizde darbeler silsilesi başlamıştır. Hedefine ulaşan veya ulaşamayan 10’dan fazla darbe ve girişimi vardır. Siyasi liderlerimiz, 27 Mayıs’ın etkisiyle uzun zaman komutanların onaylamadığı hiçbir işi yapamadılar. Geçen sürede, örneğin bir kanun çıkacakken eğer bir kuvvet komutanı veya Genel Kurmay Başkanı aba altından sopa gösterirse, gözlerinin önünden ipte sallanan Menderes ve arkadaşlarının görüntüsü gitmemiş olan siyasiler derhal vaz geçiyor, şapkasını alıp gidiyorlardı. Yani 27 Mayıs askeri siyasete çekmiştir. Hâlbuki siyaset askerlikten bambaşka bir iştir. Kışlaya, camiye ve üniversiteye siyaset girmemelidir. Babalarımız, amcalarımız, kardeşlerimiz, çocuklarımızdan meydana gelen ordumuzun itibari, gücü kuvveti, caydırıcılığı, yaşamakta olduğumuz kritik jeopolitik bölgede son derece önemlidir. Siyaset orduyu yıpratır.
            Demokrasimizi tahrip eden, insan haklarını hiçe sayan, seçilmişlerden meydana gelen TBMM’nin kapısına kilit vuran 27 Mayıs’ı bayram ilan ettiler. Adı da ‘Hürriyet ve Anayasa Bayramı’ oldu.      
Hayatta olan bazı 27 Mayısçı subayların hala kahraman devrimciler gibi dolaştıklarını üzüntüyle duyuyorum. 15 Temmuz Darbecileri eğer muvaffak olsalardı.  Öldürdükleri 249 vatandaşımıza daha birçok ilave olacaktı. Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere, düşman addettikleri devlet adamı, işadamı, bürokrat, gazeteci birçok kişiyi öldürmek için kanunlar ihdas edecekler, belki Anayasayı değiştirecekler, yani kitabına uyduracaklar ve meşrulaşmaya çalışacaklardı. 27 Mayısçılar da böyle meşrulaşmaya çalışmadı mı? 27 Mayısçılar okul ders kitaplarına, kendilerini öven, haklı çıkaran, meşrulaştıran, buna karşılık DP, Bayar ve Menderes’i kötüleyen, hain, hırsız ilan eden konuları ders olarak soktular. Bu dersler 1980 darbesine kadar 20 sene okutuldu ve bir neslin beyni yıkanmaya çalışıldı. Hala bu derslerin etkisinde olan rahmetli Menderes’i, Bayar’ı kötü zanneden, DP’yi ülkeye zarar vermiş bir parti olarak gören insanlar vardır. Çocuk yaşta kafalara sokulan bilgiler çok etkili olur. Örneğin bu gün yurt dışına kaçmış olan ve yargılanmak için ülkeye dönmeyen Can Dündar Mustafa Kemal’in anlatıldığı bir ‘Mustafa Belgeseli’ yapıyor. 1932’den sonra sürekli Atatürk’ün yanında olan, Atatürk’ün İktisat Vekili, Başvekili Celal Bayar’ın belgeselde bir tek görüntüsü yok ve adı geçmiyor. Hâlbuki Mustafa Kemal Atatürk Başvekil İsmet İnönü’yü görevden alıyor ve yerine Celal Bayar’ı geçiriyor ve çok da memnundur. Bir plak var, bir yemekte Atatürk kendi sesinden Bayar’ı övmektedir. Yine televizyonlarda bir süre önce Anadolu Sigortanın görüntülü reklamı yayımlanıyordu. Ama Celal Bayar’ın yine adı geçmiyor. Hâlbuki Bayar, İş Bankasının, Anadolu Sigortanın kurucusudur. İşte bütün bunlar o 20 senelik propagandanın etkisidir. 
            Geçen sürede Devletimiz Anıt Mezarları yaptı, Demokrat Partililer için iade-i itibar yapıldı, çok şükür. Ama 27 Mayıs bütünüyle, aktörleriyle masa yatırılıp, yargılanmadı. Sayın Nimet Baş’ın yönettiği Meclis İnsan Hakları Komisyonunun bir çalışması oldu. Ama bizi dinlemediler bile. Sonuç raporunu okudum ve üzüldüm..
            Şunu unutmayalım ki, insan haklarında zaman aşımı yoktur. Gıyabında da olsa 27 Mayıs yargılaması yapılabilir.
            Hasan Emre Oktay, Mayıs 2017 Fenerbahçe 

15 Mayıs 2017 Pazartesi

14 MAYIS DEMOKRASİ BAYRAMININ 67. YIL DÖNÜMÜ (Neden? Niçin? Muhataplar, Mukallitler ve Sorumlular Tarafından) KUTLANMADI?, 67. Yıl Anısına "KARŞI DEVRİM YALANI VE DEMOKRAT PARTİ" Hasan Emre OKTAY

KARŞI DEVRİM YALANI VE DEMOKRAT PARTİ
Hasan Emre OKTAY (*)
‘Karşı Devrim DP ile başladı’, söylemi, insafsız bir yalandan başka bir şey değildir. ‘DP iktidara gelir gelmez ezanı Arapçalaştırdı’ söylemi de aynı minval üzere uydurulmuş bir başka yalandır. Karşı Devrim ne demek? Atatürk ilke ve devrimlerine karşı bir hareket başlatmak demektir. Yani anti Kemalist, anti cumhuriyetçi, anti demokrat, anti laik girişimlerde bulunmaktır. Hâlbuki Demokrat Partinin on yılık iktidarı döneminde, konuyla ilgili olarak yaptığı eylemleri kısaca gözden geçirecek olursak, rahmetli Celal Bayar’ı, Adnan Menderes’i ve DP’yi karşı devrimci olarak suçlamanın abes ile iştigalden başka bir şey olmadığını hemen anlarız. Şöyle ki;

“Cumhuriyet kurulduktan sonra, 1928 yılında Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, dinde reform hareketlerine girişilmeye başlanmıştı. İlahiyat Fakültesi öncülüğünde, Milli Eğitim Bakanlığına bu konuda önerilerde bulunmak üzere bir komisyon kurulmuş ve bu komisyon Türkçe okunulması düşünülen ezan, hutbe ve duaların şiirsel tercümelerini hazırlamıştı. Nihayet, 1932 yılında ezanın Türkçe okunacağına dair kanun Meclis’ten geçerek kabul edilmiş, Arapça ezan okumak da yasaklanmıştı. Böylece ezanın Türkçe okunduğu, 18 yıl sürecek bir dönem başlamıştı. Artık ezan ‘Tanrı Uludur Tanrı Uludur…’sözleriyle başlıyordu.

1938 yılında Ebedi Şef Atatürk’ü kaybettikten sonra, Milli Şef İsmet İnönü yönetimi hüküm sürerken, ülke genelinde Arapça ezan yasağına uyulmadığına dair duyumlar alınmaya başlar. Bu yasağa uymayanlar, ‘Kamu Düzenini Sağlamaya Yönelik Emirlere Aykırılık’ suçundan cezalandırılmaktadır. Ancak 1941 yılında Milli Şef İsmet İnönü yönetimi, ezan yasağına uymayanlara uygulanacak cezaları arttırma kararı alır. Böylece 4055 sayılı kanun çıkartılır.

Bu kanuna göre TCK’nin 526. maddesi gereğince Arapça ezan okuyanlar üç ay hapse ve on liradan yüz liraya kadar para cezasına mahkûm edileceklerdir. Geçen sürede bu kanuna rağmen yer yer ezan yasağına uymayanlar tespit edilir ve ‘Allahu Ekber’ şeklinde ezan okuyanlar hapis ve para cezasına mahkûm edilirler.

Halk arasında ciddi bir hoşnutsuzluk baş göstermiştir. Nitekim 1946 yılında yeni kurulmuş olan DP milletvekili adayları, seçim gezileri için gittikleri her yerde ezanın aslına dönülmesi talebi ile karşılaşırlar.

Ezan konusunda halk neden hoşnutsuzdu ve neden ezanın aslına dönülmesini istiyordu? Müslümanlık ibadetini yerine getirmekte olan kesimler, dinin iman ve amel şekline, lisanına müdahale edilmesinin vicdan hürriyetini zedelediğini ileri sürüyorlardı. Türkiye Cumhuriyetinde Musevi ve İsevi vatandaşların dini inanç ve ibadet şekillerine asla karışılmıyorsa Müslüman ve Türk vatandaşların da din ve vicdan hürriyetlerine, ibadet şekillerine karışılmamalıdır diye düşünülüyordu. Ayrıca TCK 526. maddenin sadece Arapça ezan okumayı kapsaması, diğer bir lisanla okunmasına cezai bir hüküm ifadesi kullanılmamış olması da garip bulunuyordu. Türkçe ezan ve kamet için Arapçadan Türkçeye tercümelerde hatalar olduğu görüşü de sıkıntıyı arttırıyordu. Örneğin, Türkçede Allah kelimesinin karşılığının Çalap (Allahü Teâlâ) kelimesi olduğu belirtiliyordu. Türkçe ezandaki, ‘Tanrıdan başka yoktur tapacak’ tümcesindeki tapmak eyleminin de İslam’da bulunmadığı, İslam’da tapmanın değil ibadetin söz konusu olduğu anlatılmaya çalışılıyordu.

1935-36 yıllarında radyolarda Alaturka müziğin çalınması da yasaklanmış, ancak bir süre sonra bu yasağın bir hata olduğu anlaşılmış ve yasak kaldırılmıştı. Bunun gibi ezanın da tekrar eski halinde, yani Bilal Habeşi’nin okuduğu şekilde okunması isteniyordu.

1950 seçimlerinde DP ezici bir çoğunlukla Meclis’teki yerini alınca Tokat milletvekili Ahmet Gürkan, Kayseri milletvekili İsmail Berkok ve 13 arkadaşı, Adnan Menderes hükümeti ile birlikte Arapça ezan okumaya hapis cezası getiren TCK’nin 526. maddesinin değiştirilmesi için TBMM’ne teklif verdiler. Teklif Meclis’te görüşülürken CHP Trabzon milletvekili Cemal Reşit Eyüboğlu söz alarak, CHP grubu olarak teklife karşı çıkmayacaklarını ifade etti. Böylece teklif partiler arası mutabakat ile TBMM’de kabul edildi. CHP muhalefetinin, DP iktidarı ile iş birliği yaptığı tek eylem, ezan sorunudur.

Anlaşılacağı gibi kanun Türkçe ezan okumayı yasaklamamıştır. Sadece Arapça ezan okumaya uygulanmakta olan hapis ve para cezasını kaldırmıştır. Arapça ezan okumak da zorunlu tutulmamıştır. İsteyen Türkçe, isteyen de Arapça okusun denmiştir. Ve ülkede bu kanunun Meclis’ten geçmesiyle birlikte büyük bir sevinç yaşandığı görülmüştür

Arapça ezan yasağını kaldırmak için hazırlanmış olan tasarı Meclis’te tartışılırken Menderes’in söylediği şu sözler muhalifleri tarafından yıllarca eleştirilmiş ve aleyhinde malzeme yapılmıştır.

“Millete mal olmamış, millet vicdanına bir değirmen taşı ağırlığı ile çökmüş olan tedbirlerin 12-20 sene sonra üzerinde bekçi gibi duracağız demek doğru mudur?”

Millete mal olmamış girişimlerin akim kaldığı Türkçe ezan uygulamasının akıbetiyle ortaya çıkmıştır. Zira Demokrat Partiyi diktatörlükle, hürriyetleri kısıtlamakla, Atatürk ilkelerine karşı çıkmakla suçlayarak 27 Mayıs Darbesini yapan darbeci subaylar tarafından oluşturulan ve TBMM’nin tüm yetkilerini üzerinde toplayan, diğer bir deyişle ülkenin tek hâkimi durumunda olan Milli Birlik Komitesi yaptığı toplantıların birinde ezan konusunu ele almış, tartışmış ve Arapça ezana devam kararı almıştır. 27 Mayıs oldubittisinden sonra, yine MBK’nin baskılarıyla iktidara gelen CHP yönetimi ve başbakanları İsmet İnönü ezanı tekrar Türkçe okutmak hususunda en ufak bir girişimde bulunmamıştır. Arapça ezan okuma yasağını kaldıran DP İktidarı dört yıl sonra yapılan Genel Seçimlerde oylarını Cumhuriyet tarihimizde hala görülmemiş derece arttırarak (%58,4…sonucu 57.61 olarak gösteren kaynaklar da var ) iktidarını sürdürmüştür.

Bugün, 2010 yılında Türkiye Cumhuriyetinde hala Türkçe ezan okumak yasak değildir. Ancak, ibadetini tam manasıyla yapmak isteyen vatandaşlar arasında, ezan Türkçe okunsun gibi bir talep olmadığı anlaşılıyor. Türkçe ezan konusunu 2007 yılında Diyanet İşleri’ne sormuştum, aldığım cevabı aynen aktarıyorum.

“”” …Ezan İslam’ın bir simgesi olup, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de aslına uygun olarak okunmaktadır. Ülkemizde ezanın hangi dilde okunacağı hususunda mer’i mevzuatımızda herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. // Süleyman Duman, Başkan a. Hukuk Müşaviri…”””

14 Mayıs 1950, DP’nin iktidara geliş tarihinden önce, ülkeyi yöneten İsmet İnönü CHP’si iktidarı, diğer adıyla Mili Şef döneminde paralardan, pullardan Atatürk resimleri çıkartılmış yerine Milli Şef İsmet İnönü’nün resimleri konmuştu. Hatta devlet dairelerindeki Atatürk portreleri, büstleri de Cumhurbaşkanı İnönü’nün portre ve büstleriyle değiştirilmişti. Çankaya köşkündeki, Atatürk heykeli kaldırılmış, sarılıp, sarmalanıp köşkün bodrumunda bir kenara konmuştu.  O gün bu gün o işi yapanlar ve savunanlar sürekli 1925 yılında Atatürk sağ iken çıkan bir kanundan bahsederler. Bu kanuna göre, Türkiye Cumhuriyetinin parasının üzerinde Cumhurbaşkanlarının resmi olur, kanun Atatürk sağ iken çıkmıştır. Söz edilen bu kanunun adı,

‘701 Sayılı, Mevcut Evrak-ı Nakdiyenin Yenileriyle İstibdaline  Dair Kanun’ dur.

Bu kanunun adını bu günkü dile çevirecek olursak,

‘Mevcut Kâğıt Paraların Yenileriyle Değiştirilmesine Dair Kanun’ dur.

Şimdi karar sizin: DP’yi karşı devrimi başlatmakla, gericilere taviz vermekle suçlayan İsmet İnönü CHP’si ve ekibi ne yapıyor? Ebedi Şef Atatürk 1938 yılında ölür ölmez, ilk önce İsmet İnönü’yü Milli Şef ilan ediyorlar arkadan bu kanunu kendilerine göre yorumlayarak paralardan Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün resimlerini çıkartıp Genel Başkanları, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün resimlerini koyuyorlar.

Peki, 14 Mayıs 1950 den sonra, Reisicumhur Celal Bayar ne yapıyor? Bu kanunu bambaşka bir şekilde yorumluyor. Reisicumhur olarak kendi resimlerini asla paraların üstünde görmek istemiyor ve Atatürk’ün resimlerinin tekrar paralara konmasının en doğrusu olacağını belirtip DP Hükümetinden talep ediyor. Menderes Hükümeti de tereddütsüz bu işlemi gerçekleştiriyor. Ayrıca resmi mekânlara tekrar Atatürk’ün resimleri konuyor. Çankaya Köşkünün bodrumundan Atatürk’ün heykeli çıkartılıyor, temizleniyor, onarılıyor ve köşkün bahçesindeki eski yerine yerleştiriliyor. Böylece DP Hükümeti ilk hamlesinde Atatürk’ü unutturmak değil, unutturmaya çalışanlara bir darbe vurmuş oluyor. Eğer Rahmetli Celal Bayar, 701 sayılı kanunu, İsmet İnönü gibi yorulmayıp paraların, pulların üstüne kendi resimlerini koydursaydı süreç öylece geleduracak ve her Cumhurbaşkanı değişiminde paralar da, pullar da değişecekti ve Atatürk’ün yüzünü sadece tarih kitaplarında görebilecektik.

DP iktidarı birinci yılını tamamladıktan sonra, 1951 yılında ülkede bir takım irticai hareketlerin başladığı ve bu hareketlerin özellikle Atatürk’ü hedef aldığı görülmeye başlamıştı. Bazı basında Atatürk’e karşı adeta hakaretler içeren yayınlar fütursuzca çıkmaya başlamıştı. Toplantılar düzenleniyor, toplantılarda yapılan konuşmalarda Atatürk yerden yere vuruluyordu. Hele gün geçmiyordu ki, faili meçhul bir Atatürk heykeli saldırısı olmasın. Bir süre sonra alınan önlemler sonucunda Atatürk heykellerini tahrip edenlerden yakalananlar olmaya başladı. Bu yakalananların ifadelerinden saldırıları yapanların, Ticaniler diye bir tarikatın mensupları olduğu ortaya çıktı.  

Bu durumdan son derece rahatsız olan Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Atatürk’ün Hatırasını korumak için bir kanun taslağının hazırlanmasının gereğini vurgular. Ve bu amaçla Atatürk Kanunu tasarısı hazırlanır. Kanunun resmi adı,

‘Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanun Tasarısı’dır.

İçeriği ise,

’Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse, bir yıldan üç yıla kadar ağır hapisle cezalandırılır. Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve anıtları tahrip edenler, bir yıldan beş yıla kadar hapisle cezalandırılır.’

Kanun için Adnan Menderes şu sözleri kullanmıştır, ‘Atatürk, inkılâpların sembolü olan bir dehadır. Biz inkılâpları koruyacak olan bu kanundan şeref duyarız.’

Tasarının Meclis’te görüşülmesine başlarken, Atatürk için üç dakikalık saygı duruşu yapılır. Ancak bazı milletvekilleri Atatürk’ün heykelleştirilmemesini vurgulayarak, kanun aleyhinde eleştirilerde bulunurlar. Eleştirilere karşı Başvekil Adnan Menderes bir konuşma yapar;

“Atatürk ne yaptı? Hepimiz burada sevdiğimizden, saydığımızdan bahsettik, büyük eserler yaptı dedik.. Bunda hepimiz beraberiz, müttefikiz. Buna rağmen aramızdan ayrılmış, hakkın rahmetine kavuşmuş bir insanın, bir Türk büyüğünün maruz kalmakta olduğu hakaretleri önlemek ve bunun memlekette yarattığı teşevvüşü, fikirlerde yaptığı, vicdanlarda yaptığı huzursuzluğu önlemek için tedbir almak mevzuu bahis olunca, hayır diyoruz. Kanuna hacet yok, neden? Sevgi vicdanlardaymış. Arkadaşlar vicdanlarda yer tutan, sevgi kazanan, hürmet kazanan eserlerin, mefhumların, mevcutların muhafazası kanun koyucu için bir vazife teşkil eder. Kamu vicdanı için de dini saygın tutmuyor muyuz? Milliyeti muhterem tutmuyor muyuz? Eğer dediğimiz gibi Atatürk’ün hatıraları, eserleri, başarıları bu memleket için büyük bir kıymet ifade ediyorsa ve onlara taarruz vaki olduğu takdirde milli vicdan bundan mustarip oluyorsa onu bu gibi taarruzlardan dokunulmaz kılmak icap eder.”

Sonuçta kanun kabul edilir ve yürürlüğe girer, 25 Temmuz 1951. Böylece DP İktidarı tarafından giderek radikalleşme emareleri gösteren irticai faaliyetlere bir set çekilmiş olur. Kanun bu gün yani 2017 yılında hala yürürlüktedir.

Yıllar sonra Celal Bayar, böyle bir kanuna neden ihtiyaç duyduğunu gazeteci Erkin Ünsan’a şöyle anlatmış;

"İktidarımızın ilk yıllarında, Kemal Pilavoğlu adında birinin yönettiği tarikat mensupları ellerine geçirdikleri çekiçlerle Atatürk heykellerine saldırıyor, huzursuzluk çıkartıyorlardı. Hükümet, bunlara karşı gerekli tedbirleri alıyordu. Fakat olayların birbirini kovalaması, toplumda sinirli bir hava estirdi. Pilavoğlu isimli tarikat şeyhi, 26 müridi ile yakalanıp adliyeye sevk edildi. Yine bu aylarda yeraltı faaliyeti yapan bir gizli Komünist Partisi de ele geçirildi ve 188 üyesi adliyeye sevk edildi. Bütün bunlar gösteriyor ki; demokrasinin getirdiği hürriyet havası içinde aşırı akımlar ortalığa yayılmışlardı. Toplumu aşırı cereyanların zararlarından korumak lazımdı. Bunun için sağ ve sol akımlara karşı Ceza Kanunu'ndaki cezaları ağırlaştırmak, Atatürk heykellerine ve Atatürk'e karşı harekete geçeceklere karşı da Atatürk'ü Koruma Kanunu çıkartmak gerekiyordu... Atatürk'ün kurduğu ana muhalefet partisi ise bu kanun karşısında yer aldı."

Bayar’ın son cümlesine dikkatlerinizi çekerim. Atatürk’ün kurduğu ana muhalefet partisi CHP’dir ve CHP Meclis’te bu kanunun, yani Atatürk’ün hatırasını koruma kanununun karşısında yer almış.

Atatürk’ü 10 Kasım 1938 yılında kaybettik. Dolmabahçe Sarayında vefat eden Atatürk’ün naaş’ı, 19-20 Kasım tarihlerinde Yavuz Zırhlısı ile İzmit’e, İzmit’ten de trenle Ankara’ya getirildi. 20 Kasım’da TBMM önündeki katafalkta bir gün kaldıktan sonra, 21 Kasım 1938 günü Etnografya Müzesindeki Geçici Kabrine kondu.

TBMM’de Atatürk’e bir anıtkabir yapılmasına karar veriliyor ve çalışmalara başlanıyor. Ülke Tek Parti CHP yönetimi ile idare edilmekte, Cumhurbaşkanı Milli Şef seçilmiş olan İsmet İnönü.

Atatürk’ün başbakanı Celal Bayar, İsmet Paşanın Cumhurbaşkanı seçilmesini adeta desteklediği halde, kısa bir süre sonra İsmet Paşanın kabineyi yenilemek amacıyla kurduğu hükümette kendisinden başbakanlık görevinin alınarak Refik Saydam’a verildiğini görür ve köşesine çekilerek gelişmeleri takip etmeye başlar. Zaten Milli Şef döneminde, Atatürk’ün ‘Mutat Zevat’ tabir edilen teklifsiz sofrasına veya yanına gelebilen çevresi dahil, bakanları, bürokratları vesaire değiştirilmiştir.

Anıtkabir yapımı ile görevlendirilmiş kurul, Anıtkabir mekânı olarak Rasat Tepe’yi önerir ve bu öneri kabul edilir. Gerekli istimlâkler yapıldıktan sonra 9 Ekim 1944 de bir merasimden sonra Anıtkabir inşaatının temeli atılır.  Temel atma töreninde Mili Şef İsmet İnönü’nün bulunmadığını basından öğreniyoruz. 4677 Sayılı kanun ile TBMM inşaat için yılda 2,5 milyon TL. Toplam 10 milyon TL. Ödenek ayırmıştır. Ve inşaat başlar.

1949 yılına gelindiğinde inşaatın sadece temel bölümleri tamamlanmıştır, 5,5 yıl gibi bir sürede inşaat adeta bir kağnı hızı ile ilerlemiştir. Atatürk’ün naaşı da Etnografya Müzesinde Geçici Kabrinde tahnit (bir nevi mumyalama) edilmiş olarak beklemektedir. Rahmetli Bülent Ecevit bu bekleyişi şu cümleleri ile ifade edecektir.

“Atatürk’ten en az bir vatan devralmış nesillerin en büyük vicdan azabı”

İşte milli vicdan azabı yaratan bu gecikme, dönemin İnönü CHP’si iktidarını fazla rahatsız etmemiş olsa gerek ki, 1949 yılında zaten inşaat için yetersiz olarak tahsis edilmiş olan 10 milyon TL’nin sadece 8 milyon TL’lik kısmının harcandığını öğreniyoruz. (Mehmet Arif Demirer)

Bir yıl sonra, 1950 yılında, DP iktidara gelince, inşaatın gecikmesi ile ilgili Milli Şef döneminin mazeretleri, hala devam etmektedir. İkinci Dünya Harbi sonrasının koşulları, inşaat teknolojisinin zayıflığı, mali imkânsızlıklar vesaire.

Ancak birdenbire meydana gelen büyük değişiklikler dikkatleri çeker. TBMM, 5581 sayılı kanun ile daha önce Anıtkabir inşaatı için kabul edilmiş olan 10 milyon TL’lik ödeneği 24 milyon TL’ye yükseltmiştir.  6 Haziran 1950 günü Cumhurbaşkanı Celal Bayar inşaatı gezer, inşaatın hala mozole ara kat seviyesinde olduğunu üzüntüye görür. Beş buçuk yıl gibi bir sürede kaba inşaatın ancak yarısı tamamlanabilmiştir. Bayar, derhal Anıtkabir’in Cumhuriyetin 30. yılına yetiştirilmesi talimatını verir. Yani 29 Ekim veya 19 Kasım 1953 de, en geç üç buçuk yıl içinde Anıtkabir inşaatı tamamlanacaktır. Bu süre bugün için uzun gibi görünse de, o tarihteki inşaat teknolojisinin imkân verdiği en kısa süredir. 

Ayrıca o gün yapılan projede bir tadilat yapılmasına da karar verilmiştir. Mozolenin üstündeki görüntüyü bozan, orantısız kubbeden de vaz geçilmiştir.

8 Ağustos 1950’de Mozolenin tamamının kaba inşaatı tamamlanıyor. 10 Kasım 1953 de Atatürk nihayet muhteşem bir merasimle, Anıtkabir’de yurdun dört bir köşesinden getirilmiş vatan toprağına kavuşturuluyor.

Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 10 Kasım 1953 günü, milli vazifesini yapmış olmanın huzuru, ama Atatürk’ü kaybetmenin de hüznü içinde, onun ilelebet gönüllerimizde payidar olacağını vurgulayan tarihi bir konuşma yapar...

“Atatürk, sen bizdendin. Seni halife yapmak, padişah yapmak isteyenler oldu. İltifat etmedin. Milli irade yolunu seçtin. Hayat ve şahsiyetini milletinin hizmetine vakfettin. Türkün gıpta ettiği, övdüğü ve övündüğü vasıflara maliktin. Bütün bu meziyetlerinle Türkün ta kendisiydin. Şimdi seni kurtardığın vatanın her köşesinden gönderilen mukaddes topraklara veriyoruz. Bil ki, hakiki yerin, daima inandığın ve bağlandığın Türk Milletinin minnet dolu sinesidir. Nur içinde yat.”

Rahmetli Celal Bayar, Atatürk’ü kaybettiğimizden iki gün sonra 12 Kasımda ‘Arttırma ve Yerli Malı Haftası’ açılışında, başbakan olarak yaptığı konuşmada Atatürk’e olan duygu ve düşüncelerini dile getirirken yine tarihe geçecek veciz bir cümleyi telaffuz etmişti.

“Atatürk’ü sevmek, her Türk vatanseveri için milli bir vazifedir.

Sıra Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve gelmiştir. Selanik Belediye Meclisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin 10. Yılı münasebeti ile 1933 yılında Selanik’te aldığı bir kararla, Atatürk’ün doğduğu evi kendisine hediye etmişti. Atatürk de, kendisine verilen bu evin müze haline getirilmesini istedi. Bundan sonra, evin, müze haline getirilmesi bakımından tamir ve tefriş edilmesi için yapılan çalışmalar da bir türlü bitirilememişti. Ama 1950’den sonra Celal Bayar’ın isteği ile çalışmalar birden büyük bir hız kazandı ve 1953 yılında bitirildi. 10 Kasım 1953 tarihinde yapılan bir törenle, Atatürk’ün doğduğu ev,

’Selanik Atatürk Evi Müzesi’ 

Adı ile ziyaretçilere açıldı.

Buraya kadar anlattıklarımızdan açık seçik görülecektir ki, DP daima Atatürk’e sahip çıkmış, asla anti Kemalist eylemlerde bulunmamış bir partidir. Ne yazık ki Atatürk’ü tam manasıyla anlayamamış bir takım odaklar, DP’nin birçok cesur girişimini yanlış yorumlayarak DP aleyhine şiddetli bir dezenformasyon yaratmışlar ve etkili de olmuşlardır. Türkiye’mize büyük zararlar vermiş olan 27 Mayıs 1960 darbesi de bahanesini bu yalanlardan almıştır.

27 Mayıs Darbesi sonunda Menderes ve iki bakanı Polatkan ve Zorlu’nun idam edilmesi inanılmaz bir paradoks yaratmıştır. Atatürk’ü unutturmaya, sıradanlaştırmaya çalışanlar, her eylemi ile Atatürk’ü öne çıkaranları, anti-Atatürkçülük ile suçlayarak Yassıada’ya tıkmışlar ve bir Atatürk sevdalısı Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı intihar noktasına getirmişler ve Başbakan Adnan Menderes’i infaz etmişlerdir…

Ancak daha öncede belirttiğimiz gibi doğruların, iyilerin gözle görülmeyen orduları vardır. Bu gün 2017 yılında Türk halkı 27 Mayıs Darbecilerinden hiç birinin adını hatırlamaz ve genel olarak onları nefretle anar. Ancak Celal Bayar da, Adnan Menderes de, Fatin Rüştü Zorlu da, Hasan Polatkan da Türk halkının gönlünde, en nadide köşede yaşamaya devam etmektedirler. Celal Bayar Üniversitesi, Celal Bayar Bulvarı, Adnan Menderes Havalimanı, Adnan Menderes Üniversitesi, Adnan Menderes Kongre Merkezi, Adnan Menderes Barajı, Adnan Menderes Spor Tesisleri, Adnan Menderes Otobüs Terminali gibi, bulvarlar, okullar, semtler, tesisler onların adları ile süslenmektedir. Hepsinden önemlisi halkımızın rahmet dualarıdır…  

Hasan Emre Oktay
Mayıs 2017 Fenerbahçe
 (*) "BABAM, (FARUK OKTAY) MENDERES ALEYHİNE İFADE VERMEDİĞİ İÇİN ÖLÜME TERK EDİLDİ"

27 Mayıs 1960 darbesi döneminde İstanbul Emniyet Müdürü olan Faruk Oktay'ın oğlu H.Emre Oktay, babasının dönemin Başbakanı Adnan Menderes aleyhine ifade vermediği için işkence gördüğünü ve ölüme terk edildiğini söyledi.1960 darbesinin Türkiye...

27 Mayıs 1960 darbesi döneminde İstanbul Emniyet Müdürü olan Faruk Oktay'ın oğlu H. Emre Oktay, babasının dönemin Başbakanı Adnan Menderes aleyhine ifade vermediği için işkence gördüğünü ve ölüme terk edildiğini söyledi. 1960 darbesinin Türkiye için bir felaket olduğunu vurgulayan Oktay, darbenin arkasında İsmet İnönü ile CHP'nin olduğunun tartışmasız olduğunu kaydetti.

Annesine, ölene kadar babasının işkence yapılarak öldürüldüğünü söylemediklerini dile getiren Oktay, gözaltına alınırken babası ile vedalaşmadıklarını da belirterek "Son görüşümüz bu. Bir daha hiç görmedik. Aklımıza gelmedi; babacığım hakkını helal et; bir sarıl, öpüş. Hiçbir şey yok. Bindi bir cemseye; gidiş, o gidiş." dedi.

Ölüm haberi gelene kadar Yassıada'da hiç görüşmediklerini anlatan Oktay, 50 kelimelik mektuplarla haberleştiklerini ifade etti. Oktay, Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu'na da kırgın. "Darbecileri dinlediler, bizi dinlemediler." diyerek sitem etti.

"SEN PAŞANIN KARISIYLA NASIL EVLENİRSİN' DEYİP KURMAYLIĞI ALINMIŞ"

27 Mayıs 1960 darbesinin üzerinden tam 53 yıl geçti. Geriye ise darbeden yalnız acılar kaldı. Darbenin yetim bıraktığı isimlerden biri de Emre Oktay. 1958 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne atanan Faruk Oktay'ın oğlu, yaşadıklarını unutamıyor. Cihan Haber Ajansı'na (Cihan) darbe dönemini anlatan Emre Oktay, babasının asker olduğunu ve yarbaylık rütbesindeyken annesiyle evlendiğini söylüyor. Annesinin ilk evliliğinin ise Korgeneral Kenan Dalbaşar ile olduğunu dile getiren Oktay, şöyle devam ediyor: "Fakat Korgeneral, 49 yaşında vefat etmiş. Annem iki çocukla dul kalmış. Babam da aynı bölgede Diyarbakır'da görev yapmışlar. Paşayı da tanıyor, annemi de paşadan dolayı tanıyor. Anneme yardımcı oluyor. 5 -6 sene sonra aralarındaki dostluk ilerliyor ve annemle evleniyorlar. Evlenince babam büyük bir tepki alıyor: 'Sen paşanın karısıyla nasıl evlenirsin?' diye. Babam kurmaymış, kurmay okulunda; çıkarıyorlar. Babam da çok fena içerliyor. Çünkü kendisi de paşa olacak. Askerlikten istifa ediyor. İstifa ettikten sonra İstanbul'a geliyorlar. Bir süre maddi sıkıntı çekiyorlar. Sonra Ankara Emniyeti'nde iş buluyor. Birinci daire, ikinci daire müdürü derken başarılı oluyor. Dikkati çekiyor, Ankara Emniyet Müdürü oluyor. Adnan Bey de babamı çok sevmiş. 1958'de Gümüşhane Valisi olarak giderken; Faruk Bey çok başarılı. Özellikle 6 Eylül olaylarında dikkati çekiyor. Ankara'da hiçbir şey olmadı. O bakımdan İstanbul da çok zor bir kent. İstanbul Emniyet Müdürlüğünde bir süre kalsın demişler. 1958'de yazın İstanbul'a Emniyet Müdürü olarak geldi. Ben 11 yaşındaydım. Darbe olduğu zaman 13 yaşındaydım. 2 sene İstanbul'da görev yaptı. Eceline gelmiş. 1960 Mayıs ayında darbe oldu."

"ÖĞRENCİ OLAYLARIYLA BAŞA ÇIKAMAYINCA SIKIYÖNETİM GELDİ"
CHP tarafından 28-29 Nisan olaylarının organize edildiğini anlatan Oktay, o dönem karışıklıkları gayet iyi hatırladığını belirterek "Başa çıkamayınca askere müracaat ettiler ve sıkıyönetim geldi. Zaten 1960'da sıkıyönetim var. 28 Nisan'dan beri asayiş onların elinde. Ben o zaman Şişli Koleji'nde talebeyim. Okulda böyle bize büyük ağabeylerimiz bakıyorlar. Ortaokuldayız. 'Sen emniyet müdürünün oğlu musun?' diye bakıyorlar. Belki de kaçırmayı falan düşünüyorlardı. Tehlike atlatmışız yani. Asayiş askere devredildikten sonra birtakım dedikodular çıktı: 'Olaylarda yüzlerce öğrenci öldü.' Kimse yok ortada, ama inanılıyor. Her yerde konuşulmaya başlandı. 'Ölüler ne oldu; kıyma makinelerinden geçirmişler; kıymaları da Konya yolunda asfaltın, inşaatın altına koymuşlar.' Böyle saçma sapan şeyler. İnanılacak gibi değil ama inanılıyordu. İşte bunlar darbeye ortam hazırlıyordu. İki öğrenci öldü ve ikisi de kazaydı." diye konuşuyor.

"BABAMLA KAPIDA BİLE VEDALAŞAMADIK; GİDİŞ, O GİDİŞ"
Babasının darbenin olduğu gün evde gözaltına alınmasını ise Oktay, şöyle anlatıyor: "Gece saat 03.00 gibiydi; yatmıştık, babam devamlı telefonla konuşuyordu. Hararetli hararetli konuşurken derken gürültüler. Böyle zelzele oluyor gibi. Salona fırladık. Bir baktık tank geldi. Topu da bizim camlara göre ayarlıyor. Sonra cemse kamyon üzerinde bir top, onu da ayarlıyorlar. İki cemse asker evi sardılar. Evde annem Nimet Oktay, babam Faruk Oktay, kardeşim Ömer ve ben, 13 ile 15 yaşında iki tane çocuk var. Filmlerdeki gibi projektörler, aydınlandı her taraf. Babam o sırada emniyet ile konuşmuş: 'Aman çocuklar silahlarınızı falan bırakın, karşı koymayın. Gelen askerdir, çatışma olur aman falan' diyor. Bunları gayet iyi hatırlıyorum. Sonra belediye başkanını, valiyi aradı. Ethem Yetkiner, İstanbul Valisi. Hepsini almışlar. Bize geldiler. Kapı çaldı. Annem çok telaşlı, biz de korktuk. Şok geçiriyoruz. Bunları şimdi sakin anlatıyorum, ama ödümüz koptu; götürüp bir şey yapacaklar diye. Kapıyı annem açtı. Süngülü, silahlı iki asker; 'Beyfendiyi karargaha götüreceğiz' dediler. Babam da giyinmişti zaten. Tabancasını aldılar, indiler merdivenden. Babam içerde telefonla konuşurken sıkıyönetime açmış; karşısına Numan Esin çıkmış. Ben Emniyet Müdürü kiminle görüşüyorum demiş. Bay X ile görüşüyorsunuz demiş. Evime geldiler askerler, beni almaya geldiler; nedir bu durum demiş. Teslim olacaksınız demiş. Numan Esin kitabında anlatır bunları. Bir kapıda vedalaşmadık inanır mısınız? Son görüşümüz bu; bir daha hiç görmedik. Aklımıza gelmedi; babacığım hakkını helal et; bir sarıl, öpüş. Hiçbir şey yok. Bindi bir cemseye; gidiş, o gidiş."

"BABAMIN İLAÇLARINI VERMEDİLER"
Babasının önce Davutpaşa Kışlası'na götürüldüğünü dile getiren Oktay, "Babam tansiyon hastasıydı. Onun yaşamsal önemde ilaçları vardı. Onları almazsa kötü olur. Annem onları hazırlayıp büyük abime verdi. O da gitmiş Faruk Oktay'ın ilaçlarını getirdim demiş. Eline bir vurmuşlar, ilaçlar saçılmış, bir dövmedikleri kalmış. Azarlamışlar, kovmuşlar. Bembeyaz yüzle geri geldi." şeklinde konuşuyor.

O dönemin bugün Silivri, Ergenekon, Balyoz tutuklamalarıyla mukayese edildiğini hatırlatan Oktay, ilgisinin bulunmadığını vurguluyor. "Bizimkiler orda tükürük, tekme yiyor. Yerlerde sürüklüyorlar. Dövüyorlar, neler öğrendik neler? Onlar şimdi GATA'ya gidiyorlar, muayene oluyorlar. İcabet ederse kalıyorlar. İlgisi yok, bunları söyleyenler, bilmeyenler..."

"50 KELİMELİK MEKTUPLARLA HABERLEŞTİK"
Soruşturma aşamasında babasıyla hiç görüştürülmediklerini ifade eden Oktay, gözaltına alındıktan sonra bir daha görmediklerini belirtiyor. Babasının Yassıada'ya götürülmesinden sonra 50 kelimelik mektuplarla yazışmalar olduğunu anlatan Oktay, "50 kelimelik mektuplarda da 'nasılsın, iyi misin, bir şeye ihtiyacın var mı, kazağın, gömleğin.' Havalar soğuyor çünkü; eylülde vefat etti. Mektuplarda da nasılsın iyi misin; çünkü sansürden geçiyor. Önemli bir şey yazarsanız hem başınız belaya girer hem de vermezler. Mektupları Kuzey Deniz Saha Komutanlığına veriyorduk; ordan da bize geliyordu. Haziran'da Yassıada'ya gitti. 4 ay kaldı; 30 tane falan mektup vardır." diyor.

"MALIMIZA, MÜLKÜMÜZE EL KONULDUĞU İÇİN BABAMA PARA GÖNDEREMEDİK"
Babası başta olmak üzere tüm demokratların 'malınızı, mülkünüzü haksız kazanmışsınız.' denerek mal varlıklarına el konulduğunu anlatan Oktay, şöyle devam ediyor: "Banka hesaplarına el konuyor. Böyle çok büyük sıkıntı içindeydik. Babam Yassıada'dan mektuplarında diyor ki 'aman Nimet para gönderin. 300-500 lira para istiyor.' Para yok ki bankadan para çekemiyorsunuz. Her şeye el koymuşlar ve inanılmaz bir acımasızlık var. Çok serttiler, acımasızdılar ve nefret doluydular. 27 Mayıs'ı yapanlar nefret doluydu. Ben böyle şey görmedim. Biz çocuğuz, beni dövdüler. Komşu apartmanda Halk Partililer oturuyordu. 13 yaşında çocuk; o kapıcıyı falan kandırmışlar hep beraber beni dövdüler; sille tokat. Yapılacak şey mi? Baban hapiste diye. Olacak şey değil; bu nasıl bir insan, nasıl bir vicdan, nasıl bir zulüm. Anlatıyorum da inanamıyor insanlar."

"BABAMIN YÖNLENDİRDİĞİ AVUKAT 50 BİN LİRA PARA İSTEDİ"
Mektuplar dışında Yassıada'da ne olup bittiğini bilmediklerini dile getiren Oktay, babasının avukat Nail Bey'e yardımcı olması için yönlendirdiğini ifade ediyor. Annesiyle Nail Bey'e gittiklerini anlatan Oktay, "Nail Bey'e durumu anlattık, bizden bir para istedi; o zaman 50 bin lira. Bugün için inanılmaz bir para. O zaman yanılmıyorsam 5-10 bin liraya daire alınıyordu. Bizde öyle bir para yok ki. O herhalde 'bunların kıyıda köşede paraları vardır' diye düşündü. Böylede bir acımasızlık vardı. Rahmetli Burhan Apaydın, Talat Asal; bunlar çok önemli insanlar. Hiçbir menfaat gözetmeksizin Adnan Menderes'in avukatlığını üstlendiler. Kolay iş değil. O zaman Adnan Menderes'e selam vermek cesaret isterdi. Avukat da kabul etmeyince babam çok üzüldü. Biz de üzüldük, para istiyor, para yok. Genç bir avukat falan bulalım derken zaten ölüm haberini aldık." diye konuşuyor.

"BABANIZ ÖLDÜ, NEREYE GÖMELİM"
Babasının ölüm haberini de Oktay, şöyle anlatıyor: "Biz okuldan eve geldik. Baktık bir kalabalık. Birçok kişi gelmiş, komşular falan. Askerler eve gelmişler. Öldüğünü söyleyecekler, annem öyle bir telaş yapmış ki çekinmişler söylememişler. Basına de demişler. Şimdi hasta demişler. Annem, 'hastaymış, iyi değilmiş, çok merak ediyorum, haber bekliyorum' dedi. Elleri buz gibi titriyor. Tabi okuldan geldik, bizim de asabımız bozuldu. Sonra birden bir telefon çaldı. Annem açtı telefonu; a, a dedi fenalık geçirdi. Bıraktı oraya yığıldı. Sonra halam geldi telefona: 'Yav bu böyle mi söylenir, ne biçim insansınız' dedi. 'Faruk Bey öldü, nereye defnedeceğiz' demişler. Böylece öğrenmiş olduk. Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi'nin morgunda, gidin alın cesedini demişler. Büyük abim, dayım gitti. Aman siz görmeyin dediler. Yara bere içinde; göstermediler."

"MENDERES VE BAYAR'DAN ATEŞ ET EMRİ ALDIĞINI SÖYLEMESİ İÇİN İŞKENCE YAPMIŞLAR"
Darbeden sonra Yüksek Soruşturma Kurulu ile Yüksek Adalet Divanı oluşturulduğunu dile getiren Oktay, Yüksek Adalet Divanının yargılamaları, Yüksek Soruşturma Kurulunun da Demokrat Parti'nin suçları hakkında materyal topladığını ifade ediyor.

En büyük suç olarak ise '200-300 tane öğrencinin cesedi nerde?' olduğunu belirten Oktay, "Yüzlerce dediler ya. Sorgulamalarda emniyet grubuna kötü muamele ediyorlar. Nerde bu ölüler diyorlar. Babam da ölü falan yok diyor. Sen öğrencilere ateş ettin. Ateş de etmedik. Ateş emri de yok. Ölü öğrenci de yok. Ölü öğrenci varsa bunların aileleri nerde; aile falan yok ki. Bunun üzerine sinirleniyorlar. Çünkü darbenin bir anlamı kalmıyor. Darbeyi niye yaptık; ölü yok. Bütün o yalanların hiçbiri çıkmıyor. Sen öğrencilere ateş etmedin ama Celal Bayar ve Adnan Menderes sana ateş et emri verdi, diyorlar. O dese ki evet bana ateş et emri verdiler; ben etmedim dese onları suçlayacak kendini kurtaracak. Babam da öyle bir insan değildi Allah'a şükür. Öyle bir şeyi kabul etmemiş. Ben emir de almadım ateş de etmedim demiş. Bunun üzerine işte işkence görüyor. Bizanslılardan kalma zindanlar var. 2009 yılında gittim. Dövüp dövüp oraya atıyorlarmış. Anılardan da öğreniyoruz; Yassıada'dan çıkıp gelenler de anlattı. Annem çok üzüldüğü için kısa kesiyorlardı." şeklinde konuşuyor.

"ASKERİ VESAYET 27 MAYIS 1960 DARBESİYLE YASALLAŞTIRILDI"
27 Mayıs 1960 darbesinin Türkiye için bir felaket olduğuna dikkat çeken Oktay, sözlerine şöyle devam ediyor: "Türk demokrasisinin rafa kalktığı, sözde demokrasinin yürürlüğe sokulduğu çok kötü bir dönemin başlangıcı oldu. Askeri vesayetin Türk demokrasisini kontrolü altına, eli altına aldığı bir tarihtir. Çünkü askeri vesayet 27 Mayıs'ta yasallaştırıldı, 1961 Anayasasıyla. Halk iradesiyle devlet arasında bir takım kurumları koydular. Milli Güvenlik Kurulu, Senato, Anayasa Mahkemesi. Atatürk'ün adını kullandılar, bunlar halka tepeden baktılar. Askerin kabul etmediği hiçbir kararı siyasetçiler alamadı yıllarca. Menderes'in Polatkan'ın, Zorlu'nun asılmış o fotoğrafları siyasetçilerin gözünün önünden gitmedi. Hep korktular. Zaten asker hep aba altından sopa gösterdi. 28 Şubat'a kadar geldi bu. Nihayet 2000 yılından sonra askeri vesayet ortadan kalkıyor. Ordu içinde cuntalar teşekkül ediyor. Bu cuntalar devleti ele geçiriyorlar, gasp ediyorlar. 200-300 tane subay çok büyük kötülükler yaptı. Askeri vazifesi memleketi düşmana karşı korumaktır."

27 Mayıs'ın arkasında İnönü ve CHP'nin bulunduğunun altını çizen Oktay, bunun açık seçik ortada olduğunu ve tartışılacak bir tarafı kalmadığını ifade ediyor. CHP'nin istemesi halinde o dönem idamları durdurabileceğini kaydediyor.

"DARBELERİN TEMELİNDE 27 MAYIS VAR"
Ergenekon, Balyoz, 28 Şubat, e-muhtıra gibi bunların hepsinin orijininde, temelinde 27 Mayıs olduğuna dikkat çeken Oktay, "Çünkü 27 Mayıs çok kolay bir şekilde gerçekleşti. 27 Mayıs'ı yapanlar, cezalandırılmadılar; bilakis ordu içinde çok önemli mevkilere geldiler ve bu da çok büyük cesaret verdi. Yassıada'da 'Allah'sız gardiyan' dediğimiz Tarık Güryay'ın emir subayları Teoman Koman, Akay Şakman. Yassıada'da büyük işkenceler yapıldı, çok kişi öldü. Hiç konuşmadılar. Teoman Koman Jandarma Genel Komutanı oldu, MİT Müsteşarı oldu. Şimdi 28 Şubat'tan tutuklu bulunuyor. Bir anlatsa Faruk Oktay'a ne oldu? 27 Mayıs cezalandırılmayınca ben burada 20 tane darbecik, darbe, müdahale sayabilirim. Devamlı asker müdahale etti. Böyle demokrasi olur mu? 1962'de Talat Aydemir olayları oldu. 1963'te yine Talat Aydemir olayları oldu. Sivillerin Cumhurbaşkanı adayı Prof. Dr. Ali Fuat Başgil'di. Fakat Çankaya protokolü diye bir protokol verdi askerler. Dediler ki tek aday göstereceksiniz, o da Orgeneral Cemal Gürsel'dir. Onu seçeceksiniz dediler ve öyle seçildi. Cemal Gürsel'in Cumhurbaşkanlığı dayatmadır. Masaya yatırmak lazım, Cumhurbaşkanlığını iptal etmek lazım. Ondan sonra devam etti." diye konuşuyor.

"KOMİSYON DARBECİLERİ DİNLEDİ, BİZİ DİNLEMEDİ"
Meclis'te kurulan Darbeleri Araştırma Komisyonu'na da sitem eden Oktay, şunları söylüyor: "Ayhan Sefer Üstün'ün Emre Oktay'ı dinleyeceğiz diye bir ifadesi var. Biz de dinleyecekler diye çok memnun olmuştuk. Her hafta bekliyorduk. Sonra Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruldu. Başına Nimet Baş geldi. Uzun süre çalıştı, biz hep bekledik. Ama darbecileri dinlemişler bizi dinlemediler. Numan Esin'i, Şefik Soyuyüce, Ahmet Er'i dinlemişler, Mustafa Kaplan'ı dinlemişler; Emre Oktay'ı dinlemediler. Bizi dinlemediler, anlatamadık bunları ve çok üzüldük. İçimiz burkuldu maalesef. Raporu vermişler."

"ANNEM, BABAMIN ÖLÜMÜYLE BİRLİKTE HEP YASTAYDI"
Babasının Yassıada'da işkenceyle öldürüldüğünün annesinden hep saklandığını anlatan Oktay, "Annemden bunlar saklandı. Yassıada'da kalp krizinden öldü olarak o kabul etti. Fakat hayata küstü tabi. Tam hayata küskünlüğün zirvesindeyken abim Ömer verem oldu. ve bir gün evde kan kustu, hemen alıp hastaneye götürdük. Abimin bu tehlikeli ölümcül hastalığı annemi hayata bağladı. Onu kurtarmak için dört elle doktorlara götürdü. İki oğlu Ömer, Emre'yi yetiştirmek üzere hayatın motivasyonunu elde etti. 1973'te kendisini de kaybettik. Hep böyle yasta olan bir insandı. Bir kalp krizi geçirdi ve öldü." şeklinde konuşuyor.

"DARBE SÖZCÜĞÜ BENDE DÜŞMANIN ÜLKEYİ İŞGAL ETMESİ ANLAMI UYANDIRIYOR"
Darbe sözcüğünün kendisinde 'düşmanın ülkeyi işgal etmesi' anlamını uyandırdığını dile getiren Oktay, demokrasinin ortadan kalkmasının bir zelzele, bir afet olduğunu vurguluyor. 1960 darbesinin iyi olduğu yönündeki görüşler için ise Oktay, "Darbenin iyisi, kötüsü; bu çok yanlış. Benim darbem senin darben diye bir şey olmaz. Aklı başında solcular, hiçbir zaman 1960 darbesini savunmamaları gerekir. Çünkü 1960 darbesi neresinden bakarsanız bakın tamamen faşizan bir darbe. Neresini savunuyorlar? Türkiye'de solu zaten merkez sağ yapıyor. Halka vermek, halka inmek demek; öyle bir şey yok ki. Mesela bakıyorsunuz ben solcuyum diyen bir partiye, sosyetik bir parti oluyor. Böyle bir şey değil ki solculuk." değerlendirmesinde bulunuyor. [[Hasan Emre OKTAY & 25 Mayıs 2013 Cumartesi]]