14 Eylül 2013 Cumartesi

Tâzimle, Rahmet ve Şükranla anıyoruz!..

EN KARA GÜN; 16-17 EYLÜL!...
 
“Şehit Başvekil Merhum Adnan Menderes; Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu anısına”
Adnan Menderes 1899’da Aydın’da doğdu. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetti. 
O'nu Anneannesi büyüttü. Tahsiline İzmir İttihat ve Terakki Mektebi’nde başladı; Kızılçulu Amerikan Koleji’nde okurken misyonerlerle başı derde girdiği için, devlete müracaat ederek, Misyonerler hakkında şikâyetlerde bulundu. Makamlardan birinin başında Mahmut Celal Bayar vardı. 
Bu vesileyle Celâl Bayar’la tanışmış oldu.
Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında yedek subay olarak askerliğini yaptı. Aydın’da Kuvva-i Milliye bağlamında Ayyıldız Çetesi’ni kurdu. Daha sonra Söke’de Piyade Alay Yaveri olarak savaşa katıldı. İstiklal Madalyası aldı. Ali Fethi Okyar’ın 1930’da kurduğu, ancak kısa sürede kapatılan Serbest Fırka’nın Aydın Teşkilatı'nı teşkille İl Başkanı oldu. İl Başkanı iken Mustafa Kemal Atatürk tarafından hususi olarak ziyaret edildi.
Nezaketen ve çok kısa süreli olarak plânlanan ziyaret saatlerce sürdü. Serbest Fırka kapatılınca Halk Partisi’ne girdi. Mustafa Kemâl Atatürk’ün emir ve isteği ile 1931’de Aydın Milletvekili seçildi. 1945’e kadar TBMM’de komisyon Raportörlüğü yaptı.
Saracoğlu Hükümeti’nin getirdiği Toprak Kanunu Tasarısı'nı şiddetle reddederek, komisyondan istifa etti. Yaptıkları muhalefetten dolayı, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile birlikte CHP Disiplin kurulunca 12 Haziran 1945’te ihraç edildi. Celal Bayar da hem partiden hem de Mebusluktan istifa etti. Bu hareketler DP’nin 7 Ocak 1946’da kurulmasına sebep oldu. 1946 seçimlerinde Kütahya Mebusu olarak meclise girdi. Celâl Bayar’dan sonra Demokrat Parti içindeki ikinci adam durumu ve konumuna geldi.
            14 Mayıs 1950 seçimlerinde DP oyların 53,5’ini alarak iktidara geldi. 10 senelik iktidarın tek başbakanı olarak döneme damgasını vurdu. İktidarı zamanında 5 hükümet kurdu. Bu zaman içinde Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde büyük gelişmeler oldu. Sanayileşme ve şehirleşme hamlesi başladı, köye makine girdi, ulaşım, enerji, eğitim, sağlık, sigorta ve bankacılık yeniden başladı. Türkiye adalet, hukuk ve kalkınma kavramıyla tanıştı.
            27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan darbeyle iktidardan indirildi. Yassıada’ya hapsedildi. Milli Birlik Komitesi tarafından kurulan Yüksek Adalet Divanı’nca (!) idama  mahkûm edildi. Yassıada'da tutuklu bulunduğu sırada çok zalimce ve insanlık dışı işkencelere maruz kaldı. Duruşmalarda İzzet-i nefsi ile oynandı. Hapishanede sürekli rencide edildi. 
          ATATÜRK'ÜN SÖZÜ VE CHP MACERASI
          Türk demokrasi tarihinin en önemli şahsiyetlerinden olan Adnan Menderes 1930’da katıldığı Serbest Cumhuriyet Fıkrası feshedilince, Celal Bayar'la görüşerek, Cumhuriyet Halk Fırkasına girdi, en sonunda da Mustafa Kemal'in "Bugün konuştuğum genç, elbette burada bizim parti mutemetleri ile çalışamaz. Şayan-ı dikkat bir gençtir. Gün gelecek bu ülkede Demokrasi’yi kurmak şerefi ona nail ve nasip olacaktır" cümlesi ile takdir ve beğenisini kazanmıştı. 1931 yılında Atatürk’ün emir ve direktifi ile CHF Aydın Milletvekili seçildi, 1945 yılına kadar CHF Milletvekilliğini sürdürdü. Adnan Menderes o dönemi şöyle anlatır:
            "Atatürk zamanında ben, Aydın'da Serbest Fırka'nın reisiydim. Fethi Bey bizzat Aydın'a gelerek, Serbest Fırka ile meşgul oldu. Aydın belediye seçimlerini kazandım. Gayet dürüst bir mücadeleye giriştim. Halk Fırkası’nın lider ve ileri gelenleri ile tanışıyordum. Ama CHF'na, onların rica ve ısrarına rağmen girmedim... Fethi Bey'in partisi, malum şartlar altında feshedildi. Memlekete derin bir teessür hâkim oldu. Halk Partisi kendini toparlamak istedi. Vilayetlere heyetler gönderildi. Bu arada İzmir ve Aydın'a da, Celal Bayar riyasetinde bir heyet geldi... Ben bu heyetle bir hafta temas etmedim. Nihayet, Celal Bayar tanıdığım ve hürmet ettiğim bir zattı. Vasıf Çınar İttihat ve Terakki’den hocamdı... Ve temas nihayet temin edildi. Bu muhterem zatların ibram ve ısrarı üzerine, Halk Partisine girerek, fikirlerimizi parti içinde müdafaa etmek muvafık olacaktı. O zamana kadar CHF’na karşı çekingen davranan ve mütereddit tanınan arkadaşlarla, bu partiye girdik.
            27 Mayıs 1960, sabah saat 04: 36'da Ankara Radyosu'ndan yapılan bir anons, nefesini tutan insanları bir anda heyecanlandırdı. Tek haberleşme aracı olan devlet radyosundan evlere ulaşan menfur bir yalandan ibaret anonsta, ''Bugün, demokrasimizin içine düştüğü buhran ve en son müessif hadiseler dolayısıyla, kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla; TSK, memleketin idaresini eline almıştır'' deniliyordu..
Böylece Türk halkı darbe ilk defa tanışmış oldu.
Reis-i Cumhur Celal Bayar Çankaya Köşkü'nde; Başbakan Adnan Menderes Kütahya'da tevkifle gözetim altına alındı. Bakanlar Kurulu ve Tahkikat Komisyonu üyeleriyle DP milletvekilleri de bulundukları mekânlardan toplanarak Harp Okuluna götürüldüler.
Demokrat Parti iktidarı ile iyi ilişkiler içinde bulunan dönemin Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun başta olmak üzere; Üst rütbeli binlerce asker ve bürokrat derhal cezaevlerine konuldu. Ülkede ilan edilen sıkıyönetim sonucu tüm DP milletvekilleri, üst derecedeki bürokratlar ve polis şefleri tek tek evlerinden alındı.
Demokrat Parti’li siyasiler yargılanmak üzere Yassıada'ya gönderildiler. Darbecilerin emir ve kademe zinciri dâhilinde hareket eden sözde mahkeme haklarında idam hükmü verdi ve 16 Eylül 1961 günü Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve 17 Eylül 1961 günü Adnan Menderes alçakça asılarak idam edildiler.
Rûhları şâd olsun. Nur ve huzur içinde yatsınlar. Allah (CC) Rahmet eylesin.
            MENDERES'İN SON DAKİKALARI
            İmralı'ya gelindiğinde, memleket içinde ve dış basında sıhhi durumu hakkında türlü spekülâsyonlara yol açan Menderes, iskeleden konulduğu misafir salonuna kadar çiçek tarhları arasındaki 100 metrelik yolu hiç kimsenin yardımı olmadan rahatça yürüdü. Ayrıca misafir salonu ile darağacı arasındaki 80 metrelik yolu da, gene aynı rahatlıkla kat etti.
İmralı Adasının etrafında ve içinde Örfi İdare Kumandanlığınca sıkı emniyet tedbirleri alınmıştı. İmralı Adası etrafında donanmaya mensup tekneler, içinde de deniz, kara ve hava askerleri görülmekteydi. Menderes'e MBK.'nin tasdik kararı, kendisine tahsis olunan misafir salonunda tefhim edildi. Cumartesiyi Pazar’a bağlıyan gece saat 01.30'da Zorlu ve Polatkan için yapılan formaliteler, Menderes için tekrarlandı. Menderes Egesel'i dinlerken korku ile sarsıldı. Fakat zamanla kendisini toparladı. Oturduğu yerde kamburunu çıkararak oturdu. Son arzusu sorulduğu zaman bir sigara istedi. Verilen Yenice sigarasını içerken şunları söyledi:
“- Dünyadan ayrıldığım şu anda, ailemi ve çocuklarımı şefkatle andığımı kendilerine bildirin. Vatanı ve milleti Allah refah içinde bıraksın.” Menderes, sabaha karşı saat 02.31'de Zorlu'nun ipe çekildiği darağacında asılarak idam edildi. Aynen Zorlu ve Polatkan gibi, idam ve infaz edilmek için darağacına götürülürken, bilekleri arkasına bağlanmıştı.
         “27 Mayıstan bir gün sonra 28 Mayıs günü, ABD Ankara Büyükelçisi Warren, darbe lideri Cemal Gürsel’in yanına Selim Sarper ile aynı arabada gidiyordu. Sarper, C. Gürsel’in yanına ABD Büyükelçisi ile girdi. Bu görüşme meyvesini çabuk verdi. Cunta kölesi kurucu meclis’te hükümetin Dışişleri Bakanı Fahri Korutürk altı saat sonra görevden alındı ve yerine Selim Sarper getirildi. 1961’de CHP’den milletvekili atanan Sarper, İnönü hükümetlerinde de Dışişleri Bakanlığı görevini yürüttü.
Yıllar sonra gizliliği kalkan ABD Diplomatik Belgeleri, Sarper’in Dışişleri Bakanlığı döneminde ABD lehine casusluk yaptığını ve Devlet Başkanı Cemal Gürsel hakkında ağır ifadeler kullandığını gösteriyordu. Dışişleri Bakanı Sarper, kendi Devlet Başkanı için ABD’ye “That Gursel was not a great brain” yazıyordu. İsmet İnönü’nün hep yumuşak elini sırtında hissettiği Sarper, TC’nin Dışişleri Bakanı mıydı?, yoksa ABD’nin Türkiye temsilcisi mi çok tartışılır. Sarper Dışişleri Bakanlığı döneminde SSCB’nden gelen her türlü normalleşme talebini hem derhal ABD’ye bildiriyor, hem de etkisiz kılıyordu.
Sarper en son 1965 ‘de CHP milletvekili seçildi. 1968 yılının Ekim ayında öldü.”
İDAMININ 52. YILINDA
(Eski Devlet Bakanı, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı)
FATIN RÜŞTÜ ZORLU
1910’da İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’nden sonra Paris Siyasal Bilgiler Okulu’nu, Cenevre Hukuk ve İktisat Fakültelerini bitirdi. Dışişleri’nde Hukuk Müşavir Yardımcısı oldu. Aynı Bakanlığın Ticaret Dairesi şefi olarak da çalıştı.
O zamanki Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ ın kızı Muallâ hanımla düğünleri, 30 Ağustos 1933’te bizzat Atatürk tarafından Dolmabahçe Sarayı’nda yapıldı. Bern ve Paris Büyükelçilikleri’nde Baş katiplik görevlerinde bulundu. Moskova Büyük Elçiliği Müsteşarı oldu. Beyrut’ta Başkonsolosluk yaptı. Cumhuriyet tarihinin en ciddi, iyi ve ilkeli hariciyecilerinden biri olarak yetişti.
1950’den sonra Devlet Bakanlığı Milletlerarası İktisadi İşbirliği Genel Sekreterliği’ne getirildi. 1951’de Büyük Elçi olarak NATO’da Türkiye Daimi Temsilciliği görevine atandı.
1954’te Demokrat Parti’den Çanakkale Milletvekili seçildi. Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı yaptı. İki defa Dışişleri Bakanlığı’na getirildi. Dışişleri Bakanlığı zamanında başta Kıbrıs konusu olmak üzere, Türkiye’nin dış politika ilişkilerinin gelişmesi ve gelenek doğrultusunda yerleşip kurumlaşmasında çok büyük katkılarda bulundu. Londra, Zürich ve Garanti antlaşmalarını hazırladı. İmzalanması ve hayata geçmesini sağladı. 
27 Mayıs 1960’da tutuklanarak olağanüstü Yassıada Mahkemesi’nde yargılanıp, yüksek adalet divanınca idama mahkum edildi. Yassıada da çok haksız ve insanlık dışı muamelelere maruz kaldı. Bu yüz karası ve hukukun utancı durumundaki mahkemelere adeta meydan okudu. Yine de dönemi ile ilgili bütün eylem ve işlemlerini sonuna kadar yiğitçe savundu. Cumhuriyet tarihinin en iyi ve en vatansever, Atatürkçü (Kemalist) ve milliyetçi Dışişleri Bakanı olduğunu tarihe altın harflerle yazdırdı. Her celsede mahkeme heyetine neredeyse ders verdi. Arkadaşlarının en büyük destekçisi ve moral kaynağı idi. İsyancı cunta ve cuntacılara asla taviz vermedi, asla af ve aman dilemedi. Fakat, sonunda onları buraya tıkan irade hükmünü vahşice icra etmekte gecikmedi.
16 Eylül 1961 günü kadere inanmışların rahatlığı içinde abdestini aldı, namazını kıldı. Çok yüksek ve onurlu bir tavırla Yiğitçe sehpaya çıktı. İpi boynuna kendisi geçirdi ve Allah’ın rahmetine kavuştu. Mekânı cennet olsun.
İDAMININ 52. YILINDA
( 1, 2, 3 ve 4. Dönem Menderes Hükümetleri Maliye Bakanı )
HASAN POLATKAN
            1915’te Eskişehir’de doğdu. Eskişehir Lisesi’ni ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Ziraat Bankası’nda Müfettiş olarak çalıştı. 1946’da Demokrat Parti’den Eskişehir Milletvekili olarak seçildi.
1946 – 1950 döneminin demokrasi, insan hakları, adalet ve hukuk mücadelesinde rol aldı. Celâl Bayar, Menderes ve arkadaşları ile bütün Türkiye’yi dolaştı. Halkı aydınlattı. Vatandaşın yaşadığı yokluk, ıstırap, sıkıntı ve mahrumiyetleri yerinde gördü.
Birinci Menderes Hükümetinde önce Çalışma Bakanlığı yaptı. Sonra Maliye Bakanlığına getirildi. Maliye bakanlığı süresince; Milli Siyaset Belgesi, Atatürk ilke ve inkılâpları ile “namuslu, dürüst, demokrat, temiz devlet-dürüst hükümet” prensibi doğrultusunda çok büyük, önemli ve değerli eser ve hizmetlere imza attı. Maliye Bakanlığını kurumlaştırdı. 
“Devletin Namusu” kavramını maliye teşkilâtına yerleştirdi. Dâhilde Ekonominin gelişmesi, uluslar arası iktisadi ilişkilerin kurulması, milli kaynakların aktive edilmesi ve dönem hükümetince sürdürülen akıl almaz kalkınma ve gelişme hızının mali motivasyonu gibi çok büyük hizmetler ifa etti. Vergi kanunlarının demokratik hukuk, insani boyut, evrensel kriter ve adalet ilkelerine uygun olarak yeniden düzenlenmesini sağladı. Liberal ekonomik düzenin yerleşmesi, imkân ve fırsat eşitliğinin yaratılması ve serbest piyasa koşullarının oluşmasına öncülük ve önderlik yaptı.
27 Mayıs 1960’a kadar bu görevde kaldı. Yassıada Olağanüstü Mahkemesinin kararı ile idama mahkûm edildi, hüküm 16 Eylül 1961 günü uygulandı. O tatlı yüz, o sevimli insan böylece yürekten inandığı  yüce yaratıcısına kavuştu. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.
Anıt mezar:
Bu Anıtmezar, Türk tarihinin
çok hazin bir hikâyesini sergiliyor:
            Ülkemiz 1945 yılında çok partili hayata geçtikten sonra kurulan siyasi partiler arasında Demokrat Parti’nin müstesna bir yeri vardır. 7 Ocak 1946 tarihinde Adnan Menderes ve üç arkadaşı tarafından kurulan Demokrat Parti, kısa zamanda halkın sevgi ve güvenini kazanmış, 14 Mayıs 1950 ‘de yapılan tek dereceli ilk seçimde iktidarı ele alarak memleketi 10 yıl idare etmiştir.
            Tarihimize “Demokrat Parti Dönemi” adı ile geçen bu dönemin tek Başbakanı Adnan Menderes’tir. Bu yıllar, kalkınma açısından Türkiye’nin atılım yılları olduğu gibi, dış politika bakımından da memleket güvenliğinin sağlandığı bir dönemdir. Demokratik rejimin getirmiş olduğu güven duygusu içinde Türk Milleti, geleceğine umutla bakıyor. Ve Türkün kaderi, serbest demokratik rejimle birlikte, pek açık bir suretle artık değişiyordu. 10 yıllık Demokrat Parti dönemini işte böyle özetlemek mümkündür.
            Fakat yurdumuzun bu hızlı kalkınması, ne yazık ki, 27 Mayıs 1960 tarihinde bir hükümet darbesi ile kesintiye uğradı. Demokrasinin gelenek ve teamüllerinin henüz yerleşmediği bir dönemde, türlü tesirler altında orduda kurulan bir askeri cuntanın gizlice hazırladığı darbe ile Demokrat Parti iktidarı sona erdi. Darbeyi gerçekleştiren cunta, memleket yönetimini ele aldı, ve devirdiği partinin liderleriyle birlikte 400 kadar milletvekillini de tutuklayarak Marmara Denizi’nin ortasındaki Yassıada’da gözetim altına aldı. İhtilal İdaresi, DP’li siyaset ve devlet adamlarını kendisinin seçtiği kimselerden oluşan ve “Yüksek Adalet Divanı” adını verdiği özel bir mahkemede “Anayasayı ihlal yakıştırması” ile yargılatarak, 348’ini ağır cezalara mahkum etti. İdam cezasına çarptırılan 15 kişiden olan üçünün, Başbakan ve Demokrat Parti Genel Başkanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın cezalarını yine Marmara’nın ortasında bulunan bir başka adada, İmralı Adası’nda asarak infaz eyledi.
            Fakat 27 Mayıs darbesi, Türk halkı tarafından asla tasvip görmemiş, hele üç devlet adamının darbe tarihinin üzerinden bir buçuk yıl geçtikten, yani iktidara yöneltilen suçlamaların iftira olduğu ortaya çıktıktan sonra idam edilmeleri ise, memleketteki üzüntüyü bütün bütün arttırmış, milli birlik ve beraberliğimizi sarsarak, ülkemizi iktisadi açıdan tam bir durgunluğun, rejim yönünden de şiddetli bir buhranın içerisine atmıştı. Türkiye’nin böylesine bir gerginlik içinde kalamayacağı aşikardı. 1961 yılının sonbaharında işbaşına gelen sivil idare, Yassıada hükümlüleri için arka arkaya af kanunları çıkarmaya başladı ve müebbet hapis cezasına mahkum olanları dahi birkaç yıl içerisinde serbest bırakarak cezaevlerini boşalttı. Sonra hepsinin siyasi hakları iade edildi.
            Ama, Af Kanunları, Demokratların uğradıkları haksızlıkların giderilmesi için yeterli değildi. Zira, darbe ile düşürülüp, ağır cezalara çarptırıldıktan sonra bile, Türk Politika hayatı üzerinde güçlü tesir ve nüfuzu devam ettiren ve halkımızın yanında böylesine yüksek itibara sahip bir siyasi kadronun suçlu sayılması akla da, vicdana da aykırı düşüyor ve toplumumuzu rencide ediyordu. Türk toplumu, büyük çoğunluğu ile, Demokrat Parti’nin devamı ve uzantısı olduklarını söyleyen siyasi partilere her seçimde oy veriyor, DP dönemine duyduğu özlemini bu suretle açığa vuruyordu. O halde, ortada büyük bir çelişki ve çarpıklık var demekti. Milletimizin, ihtilalin devirdiği insanları baş tacı etmesinin manası açıktı; İhtilal halka dayanmıyor, halktan destek almıyor demekti. Çarpıklık işte burde idi. Bu çarpıklığı düzeltip toplumu rahatlatabilmek için, af kanunlarının ötesine geçmenin ve bu itibarla DP’li politika ve devlet adamlarının suçsuzluklarını ilan etmenin zamanı çoktan gelmişti. Halkımızın yıllardan beri beklediği de bu idi.
            Türkiye Büyük Millet Meclisi, Nisan 1990 tarihinde yeni bir Kanun daha çıkardı. Bu kanun, eski DP’lilerin bu defa itibarlarını hukuken iade etmek suretiyle onları akladı. Ve Yassıada Mahkûmiyetini, Anayasamızın kuvvetler ayrılığı prensibi yüzünden ancak böylesine bir yolla ortadan kaldırmış oldu. İmralı Adası’nda idam edilip orada defnedilmiş olan üç devlet adamının mezarlarının da bir başka yere devlet töreni ile nakledileceği hükme bağlandı. İşte bunun üzerinedir ki; Yıldırım Akbulut hükümeti, İmralı’dan nakledilecek üç mezar için bu anıtı inşa ettirmeye başladı. Mezarların naklinin, Başbakan Menderes’in idam edildiği günün yıl dönümüne, yani 17 Eylül tarihine yetiştirilebilmesi için Anıtmezar, geceli gündüzlü bir çalışma ile 52 gün gibi rekor denilecek bir sürede tamamlandı. Truva vapuru üç şehidin yakınları ile, Demokrat Parti Milletvekillerini alarak 15 Eylül günü akşamı Sarayburnu’ndan İmralı’ya hareket etti. Mezarlar 16 Eylül Pazar günü açıldı. Ve merhumların kemikleri dini törenle üç ayrı tabuta kondu. Truva vapuru 17 Eylül Pazartesi sabahı Sarayburnu’na doğru yola çıktı.
            Cenaze namazları Muratpaşa Camii’nde kılındı ve orada düzenlenen kortej, 25 kilometre ötede bulunan Anıtmezar’a doğru yürüyüşe geçti. Kortejin başında, daha başkanlığı sırasında bu davayı ele alıp azimle takip etmiş olan Cumhurbaşkanı Turgut Özal yürüyordu. Eski başkentin sokakları yurdun her tarafından gelen insanlarla dolu idi. İmralı’dan gelen tabutları selamlamak için Türkiye’nin 73 vilayetini temsilen İstanbul’a gelen 73 heyet de Anıtmezar’a konulmak üzere getirdikleri topraklarla birlikte törende yerlerini almışlardı. Anavatan ve Doğruyol Partileri’nin merkez ve taşra teşkilatlarının tamamı orada idi.
            Halkımızın Cumhuriyet döneminin en sevilen talihsiz Başbakanı Adnan Menderes’i ve O’nun yine talihsiz kader arkadaşları Refik Koraltan ile Fatin Rütü Zolu'yu gözyaşları içinde ebedi istirahat makamlarına uğurladı.
            Bu Anıtmezar’ın çok kısa ve fakat hazin hikâyesi işte bundan ibarettir.
            Yüce Türk Milleti’nin hak ve adalet duygusunun, kadirbilirliğinin, Demokrasiye sarsılmaz bağlılığının güzel bir sembolü olan bu anıt, burada yatanların üstün hizmetleri ve aziz hatıralarıyla birlikte Türk’ün büyük meziyetlerini de gelecek kuşaklara sevgi ve saygı ile aktaracaktır.
            Ruhları şâd, mekânları Cennet olsun. Yüce Allah (CC) mağfiret eylesin... 

5 Eylül 2013 Perşembe

6 (7) EYLÜL 1955 "6 EYLÜL 1955 OLAYLARI KONUSUNDA KENDİ KALEMİZE ATTIĞIMIZ GOLLER" Mehmet Arif DEMİRER (8. Dönem Demokrat Parti Genel Başkan Yardımcısı; Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Başkanı) Gazeteci, Tarihçi, Araştırmacı - Yazar

6 EYLÜL 1955 OLAYLARI KONUSUNDA
KENDİ KALEMİZE ATTIĞIMIZ GOLLER
Mehmet Arif Demirer
Türk medyası, 27 Mayıs Darbesi’nden sonra, 6 Eylül 1955 günü 6 saat süren olayları 48 saat sürmüş gibi, ‘6/7 Eylül Olayları’ olarak tanımlamıştır. Çarpıcı bir örnek, Prof. Dr. Mümtazer Türköne’den. Koskoca bilim adamı bakınız neler yazmış, F Gülen’in ZAMAN Gazetesinde: “Tam 54 yıl önce, 6-7 Eylül 1955'te İstanbul iki gün devam eden bir yağmalamaya sahne oldu. İki gün boyunca Rum azınlık başta olmak üzere Ermeni ve Yahudilerin dükkânları, evleri, okulları ve mabetleri tahrip edildi ve yağmalandı. Savaş gibi bir yıkım yaşandı.” (ZAMAN, 25.1.2009)
“29 Ağustos ve 8 Eylül 1955 tarihleri arasında Londra’da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere heyetlerinin arasında toplanan Kıbrıs Konferansı’nda heyet başkanımız Fatin Rüştü Zorlu’nun açıkladığı Türkiye’nin yeni Kıbrıs Tezi çok başarılı olmuş, Yunan heyeti panik içinde 2 Eylül Cuma akşamı talimat almak için Atina’ya dönmüştü. 
Türk tezi, Lozan Barış Antlaşması’na dayandırılmıştı. Türkiye, Kıbrıs adası üzerindeki egemenliğini Lozan’da İngiltere’ye bırakmıştı. Belgenin altında iki imza vardı, Türkiye ve İngiltere. Dolayısı ile Yunanistan Kıbrıs konusunda TARAF değildi. Eğer İngiltere Kıbrıs adası üzerindeki egemenliğinden kısmen veya tamamen vazgeçecek ise ada eski sahibine dönmeliydi. Bu, Yunan dış politikası için hezimet demekti. Konferans bu tezi kabul ederek sonuçlanır ve sonuç bildirisinde Kıbrıs konusunda Yunanistan’ın taraf olmadığı belirtilirse, Yunanistan’ın ve Kıbrıs’taki Rumların 1931 yılında beri uğraş verdikleri ENOSİS (adanın Yunanistan’a ilhakı) hedefi Kıbrıslı Türklerin deyimi ile sıfırla çarpılmış olacaktı.  
O hafta sonu Yunan Derin Devleti fazla mesai yapmıştı. 5/6 Eylül gecesi Selanik’te ATATÜRK Müzesi’nde bir bomba patlamış binanın birkaç camı kırılmıştı.
Konferans’ta 6 Eylül sabahı Zorlu, Yunan Dışişleri Bakanı’na karşı ATATÜRK Müzesi binasını yeterince koruyamadıkları için çok sert bir konuşma yapmış, Yunan Bakan da özür dilemiş ve “Bunu yapan gerçek bir Yunanlı olamaz. Araştırmalarımız sürüyor. Er geç kimin yaptığını bulacağız” şeklinde cevap vermişti.
Bu gelişmeleri o tarihteki gazetelerden hiç araştırmayan 27 Mayıs sonrası Türk basını, hiç utanmadan ve sıkılmadan; Yassıada’daki düzmece davayı esas alarak, olayları Londra konferansında zor durumda olduğunu iddia ettikleri Zorlu’nun talebi ile Menderes ve 27  Mayıs’tan hemen sonra intihar eden olaylarda İçişleri Bakanı olan Namık Gedik’in tertiplediğini yaza gelmiştir, tam elli yıldır.
İki örnek:
Ayşe Hür – Taraf 7 Eylül 2008
Hasan Pulur – Milliyet 11 Eylül 2008
5 Eylül’de, Hikmet Bil’le bir akşam yemeği yiyen Menderes, Zorlu’nun Londra’dan gönder-diği telgraftan söz edecekti.
Telgrafta Zorlu, görüşmelerde zor durumda kaldığını, müzakere koşullarının zor olduğunu, orada artık ‘dizginlenemeyen’ bir Türk kamu oyundan söz etmeyi arzuladığını yazıyordu….
Artık iş barut fıçısını patlatacak kıvılcımı çakmaya gelmişti…
İstanbul Ekspres adlı 20-30 bin tirajlı bulvar gazetesi, haberi iki ayrı baskıyla duyurdu.
İÇİNDE yaşadığımız halde, bu olayı öylesine unutmuşuz ki, cumhuriyet tarihinin en rezil sayfalarından biri.
Siyasi iktidar Kıbrıs görüşmelerine baskı yapmak için bir gece (6-7 Eylül 1955) İstanbul’u yağmalatır, yakıp yıktırır, İngilizlere ve Yunanlılara “Türk halkının Kıbrıs konusunda ne kadar hassas olduğunu gösterecektir.”
Gösterdik, rezil olduk.
Hedef önce azınlıklar, başta Rumlar, sonunda da toptan yağma...
6/7 Eylül gecesi, sabaha kadar, T.C. Londra Büyükelçiliğinde toplantı halinde olan Türkiye heyeti, 7 Eylül sabahı konferansta olaylar nedeniyle Yunan Dışişleri Bakanı’ndan benzer bir çıkış bekliyordu: “Nasıl olur da İstanbul’da soydaşlarımızın evlerine, işyerlerine yapılan saldırıları durdurmadınız…” gibi. Türk heyeti başkanı Zorlu’nun, bir gün önce Yunan Dışişleri Bakanı gibi, özür dilemesi ve “Bu olayları tertipleyenler gerçek Türk olamazlar. Araştırmaya başladık…” şeklinde konuşması kararlaştırılmıştı.
7 Eylül sabah Konferans’ta Yunan Dışişleri Bakanı hiçbir şey söylemedi. Bir serzenişte bulunmadı. Olayları hiç duymamış gibi davrandı.
Bu son derece önemli ayrıntıyı Emekli Büyükelçi rahmetli Mahmut Dikerdem Ortadoğu’da Devrim Yılları başlıklı kitabında yazdı. Araştırmacı yazarlarımız nedense bu olayı, Yunan Dışişleri Bakanı’nın 7 Eylül sabahı neden suskun kaldığını hiç araştırmadılar ve hiç önemsemediler?            
İstanbul’da olaylar saat 18:00’de başladı. İstanbul Ekspres gazetesi ikinci baskı yaparak Selanik’teki bomba olayını abartılı bir şekilde vermişti:
            Olayların birinci aşaması, saat 18:00 - 20:00
Üniversite gençliğinin saat 18:00 - 20:00 arasında Selanik’teki olayı protesto etmek için İstiklal Caddesinde (Taksim’e kadar) yürüyüşü  
Olayların ikinci aşaması, saat 20:00 -22:00:
Cibali sigara fabrikası işçileri ile işsiz gençlerin İstiklal Caddesi ağırlıklı olmak üzere ev ve İşyerlerini tahrip etmeleri
Olayların üçüncü aşaması, saat 22:00 -24:00:
Şehir varoşlarından gelenlerin tahrip edilen işyerlerini yağmalaması
Olayların sonu: Saat 20:00’de  beklenen askerin (19 tabur) gecikmeli olarak 24:00’de gelmesi, hükümetin sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan etmesi ile olaylar sona ermiştir.
Olaylar başlamak üzere iken trenle Haydarpaşa’dan Ankara’ya gitmek üzere ayrılan Cumhurbaşkanı Bayar ve Başbakan Menderes olayları Sapanca’da duymuşlar, derhal geri dönerek saat 24:00’de İstanbul Valilik binasına ulaşmışlardır. Gezi Olaylarının hemen ardından Fas’a giden günümüz Başbakanından çok farklı olarak.
Olaylardan iki yıl sonra, 1957 seçimlerinde özellikle Rumların oyları DP’ye yönelmiş ve Adana ve Ankara’yı dahi kaybeden DP, İstanbul’da azınlık oyları ile seçim kazanmıştır.
            Olaylarda zarar görenlere önemli miktarda tazminat ödenmiştir.
Olaylar nedeniyle İstanbul Rum veya Ermenileri İstanbul’u terk etmemişlerdir. Bunun kanıtı 1959 yılında Yunanistan Başbakanı Karamanlis’in Türkiye ziyaretinde oluşturulan İkili Komisyondur. İki ülkenin seçkin diplomatları Zeki Kuneralp ve Dimitri Bitsios başbakanlarının talimatı ile İstanbullu Rumların ve Batı Trakya’daki Türklerin sorunlarını incelemek üzere çalışmalar yapmış ve hükümetlerine bir rapor sunmuşlardır. Bu rapor yayımlanmıştır.
Yunan Dışişleri Bakanı Averoff, anılarında (Cyprus –Lost  Opportunities, Kıbrıs - Yitirilen Fırsatlar) bu komisyondan bahsederken İstanbul’da 65 bin Rum olduğunu  yazmıştır. Buna yaklaşık 15 - 17 bin Elen (Yunanistan uyruklu İstanbullu) eklenince 1955 yılındaki İstanbul’daki Rum artı Elen nüfusu çıkar: 90 bin.
İstanbul’dan göç, 1964 yılında Kıbrıs’ta Rumların Türklere karşı giriştikleri soykırıma karşı bir şey yapamayan İnönü Hükümeti’nin 16 Mart tarihinde aldığı bir kararla İstanbullu Elenleri yurtdışına göndermesi sonucu başlamıştır. Elenler 1930 yılında ATATÜRK –Venizelos mutabakatı ile İstanbul’da yaşamalarına, taşınmaz mal almalarına ve işyeri kurmalarına izin verilen Yunanistan uyruklu İstanbullulardı.
27 Mayıs Darbesi’nden hemen sonra, DP’nin dört kurucusundan biri, yıllarca Dışişleri Bakanlığı yapmış, olaylarda Başbakan Yardımcısı olan Fuat Köprülü, kişisel Menderes-Zorlu kinine yenik düşerek, oğlunu da ateşe atmak pahasına aşağıdaki ihbarı yapmıştır. O tarihte kadar ne Rumların, ne Yunanistan’ın böyle bir iddiası vardı.
               Fuat Köprülü’nün oğlu Dr. Orhan Köprülü, olaylarda DEMOKRAT PARTİ İstanbul İl Başkanı idi!
Bu ihbar üzerine Yassıada’da bir hukuk skandalı olan 6/7 Eylül Olayları Davası sahnelenmiş ve T.C.Yargısı kendi kalesine bir penaltı gölü atarak T.C. Dışişleri Bakanı ile T.C. Başbakanının olayları tertiplediği yönünde karar vermiştir, 5 Ocak 1961.
Bir gün sonra Dr Orhan Köprülü, darbecilerin başına getirilen Cemal Gürsel’in Devlet Başkanı kontenjanından Kurucu Meclis üyeliğine atanmıştır. Yassıada yargılamalarındaki hukuksuzluğun en belirgin kanıtı bu karar ile bu atamadır.     
Günümüzde Türkiye düşmanları Yassıada’daki kararı “İşte kendileri bile olayları Türk hükümetinin en yetkililerinin tertiplediğini mahkeme kararı ile tescil ettiler” diyerek aleyhimize kullanmaktadır.
Olayları, her üç aşamada, yapanlar Türklerdir. Olayları tertipleyenler ise Londra’daki Kıbrıs Konferansı’nın sonuç bildirisi yayımlamadan dağılmasını isteyen Yunan Derin Devletidir.
Selanik’teki bomba ile İstanbul Ekspres’in yazı işleri müdürü Gökşin Sipahioğlu’nun ikinci baskı yapmak yönündeki ısrarı ve bomba olayını gerçek boyutunun dışına çıkararak çok abartması bu tertibin birer halkalarıdır.
Olaylar ATATÜRK’e karşı yapılan saygısızlığa tepki olarak patlak vermiş ve polisin yetersizliği ve askerin gecikmesi nedeni ile 4 saat süre ile kontrol edilememiştir. Polis bütün gücü ile başta Patrikhane ve Yunanistan Başkonsolosluğu olmak üzere tüm konsoloslukları korumuştur. Bunların bir camı bile kırılmamıştır. Trafik sıkışmış ve kilitlenmiştir.
Zorlu Londra’da 7 Eylül akşamı otelde bekleyen Yunan gazetecilere şöyle konuşmuştur:      
“Yunanistan’da sefaretimiz, konsolosluklarımız polis muhafazası altında, “Memleketimizde Örfi İdare ilanına mecbur olduk,
“Kıbrıs’ta çıkarılan gürültüleri (EOKA’nın faaliyetleri) bastırmak üzere İngiltere oraya asker yolluyor
“Müşterek tehlikeler karşısında ittifak etmiş olan üç müttefik arasındaki münasebetin tabii manzarası bu mu olmalı? Bütün bu işlerde fiili ve suçlu rol sizden geliyor. Bir müttefikten (İngiltere) toprak almağa kalkıştınız. Diğer müttefiğin (Türkiye) emniyetini tehdit ettiniz. Sabrını tükettiniz. Aramızda bu kadar zahmetle kurulan dostluğu yıktınız.
“Bütün ikazlarımıza rağmen Kıbrıs’ta ve her tarafta tahriklerinize devam ettiniz. Kıbrıs’ta çıkardığınız tedhiş (terör) hareketlerinde rol alanları radyolarınız, ‘Bir düzine vatansever’ diye övdü. Biz dostluğu korumak endişesiyle her türlü nümayişi önlemeye uğraşırken Yunanistan iki müttefiğin aleyhine hareketleri teşvik etti, heyecanları bile tutuşturdu.”
Zorlu’nun bu söyledikleri 9 Eylül 1955 tarihli VATAN Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Bu olaylara Türkiye’nin hiç ama hiç ihtiyacı yoktu. Yunanistan ise Londra’da açıklanan yeni Türkiye Kıbrıs Tezi nedeniyle uluslararası kamuoyunun Kıbrıs konusunda TARAF  olmadığının kabulünü mutlaka önlemek istiyordu. Bunun yolu da Konferans’ın sonuç bildirisi yayımlamadan dağılması idi.
8 Eylül günü Konferans olaylar nedeniyle herhangi bir bildiri yayımlayamadan dağıldı!
Yunan Dışişleri Bakanı’nın 7 Eylül sabahı olayları hiç duymamış gibi davranması konusunu da Mahmut Dikerdem ve benim dışımda hiçbir araştırmacı yarımız önemsemedi, nedense?      
SONSÖZ: Olaylar hakkında ortada bu kadar gerçek var iken bunları göz ardı ederek faturayı Zorlu ve Menderes’e kesmek VİCDANSIZLIKTIR…
(Mehmet Arif Demirer, 6 Eylül 2013 - Bodrum)  
***
ELEŞTİRİ, MÜŞAVERE, YORUM VE KATKILAR:
[Attachment(s) from Mehmet Arif DEMIRER included below]
Menderes’i haklı çıkarmaya çalışmıyorum.
Yaşadığım Londra Konferansı’ndaki  durumu anlatmaya çalışıyorum.
Tarihi çarpıtmıyorum. Söylediklerimin hangisi yanlış? 7 Eylül günü kendini bilmez bir kaç kişinin Büyükada’ya saldırı girişiminde bulunuşu mu?
Lefter Küçükantoniyadis Büyükada’da neler olduğunu 1994 yılında tüm ayrıntıları ile anlatmıştı.
Bahsettiğiniz Harp Dairesi’nin o tarihteki adı Seferberlik Tetkik Kurulu idi. İstanbul’da birimi dahi yoktu. O tarihte STK’da görevli İsmail Tansu yaşıyor.
Açın telefonu konuşun. (0312 4424863)
Ben bu olaylar hk çalışmaya başlarken (1993) iki kişiye yazılı olarak sordum: Bu işe bulaştınız mı, diye: Oktay Engin ve MİT Müsteşarı. Onlardan güvence aldıktan sonra 5 kalın klasör belge topladım. Olaylara karışan ve hatta herkes ile söyleşi yaptım (ilk kitabımda tümü yayımlandı, 1995).     
Oktay Engin Selanik Üniversitesi’nde hukuk okuyan bir öğrenci  idi! 6 Eylül akşamı Selanik’in başka bir semtindeki fuarda tercümanlık yapıyordu!
Ekspres Gazetesi de sopalar da Yunan Derin Devletinin işi.
DP İst İl Başkanı Orhan Köprülü’nün Kurucu Meclis üyeliğini yorumlasanıza…
Rumlar dünyanın en aptal insanları olmalılar ki, Feriköy  1957’de DP’ye tulum çıkarmış olsun.          
Anlamak istemediğiniz gerçek şu:
Konferanstaki gelişmeler sonucu bizim bu olaylara ilişkin bir motivasyonumuz yoktu. Yunanlıların ise vardı ve son derece önemli idi.    
Siz bunların hiç birine inanmayın, kendi (?) kalenize gol atmaya, Yılmaz Karakoyunlu gibi, “Rumlar gittiler, İstanbul’un kültür mozayiği yok oldu” ya da Dilek Güven gibi (yayımladığı kitap açtığım dava sonunda mahkûm oldu) olaylar için “POGROM” sözcüğünü kullanın ki düşmanlarımız sevinsinler.
Aramızdaki fark: Ben Zorlu’yu da Menderes’i yakından tanımış olan bir kişiyim. Zorlu eniştemin (1955 yılında Atina Büyükelçisi Settar İksel) ve babamın çok yakın arkadaşı idi. Menderes ile 1959 uçak kazasından sonra bir hafta aynı hastanede (babam da o uçakta idi) çok yakınında kaldım. Onların POGROM emri vermeyeceğini bilirim…
Golleriniz bol olsun! Arada sırada rakip kaleyi de deneyin, bir değişiklik olur.
NOT: Ekli gazetedeki fotoğraflara bkz. 7 Eylül Beyoğlu’nda kimler varmış.
From: Mentes Azuz [mailto:mentesoz@gmail.com]
Sent: Thursday, September 05, 2013 3:29 PM
Menderes'i hakli cikarmaya ugrasarak, tarihi carpitiyorsunuz.
Ataturk'un evine (aslinda bahcesine) bomba atanlarin "Menderes'in bilgisi dahilinde" Harp Dairesi oldugunu biliyoruz. Diger bir iddia olan, bombayi Selanik Baskons. Yard. Oktay Engin'in atmis olmasi da Menderes'i aklamaz. Nitekim Oktay Engin sonra valilige kadar yukseltilmis!
Sakin "bilgisi yoktu" demeyin, cunku ayni ebatta sopalarin ve Ekspres Gazetesinde ihtiyacin on misli kagit hazirlanmasini v.s. MIT'in istihbarati, dolayisiyla Menderes'in bilgisi olmadigini! iddia etmis olursunuz ki, bu daha buyuk bir felakettir.
Tek parti yonetiminde cektiklerinden sonra DP'ye sarilan gayrimuslimlere ve en onemlisi Turkiye'ye, Menderes ihanet etmis, halkinin iyi niyetini somurmustur.
Ayrica 4,5 yasimda olmama karsin gecirdigim buyuk $oktan oturu olaylarin Buyukada'da, (olaylarin bittigini iddia ettiginiz) ertesi gun de, yani 7 Eylul'de de devam ettigini, mavnalarla Kartal'dan yagmaci ta$idiklarini hic unutmadim.
Mente$ Azuz
Yarın 6 Eylül olduğundan yorumsuz paylaşıyorum.
İsteyen istediğine inanır –Menteş AZUZ-
6-7 Eylül olayları ve salkım salkım asılacak adamlar
02 Eylül 2013, 23:26 
Yervant Özuzun
“Salkım salkım asılacak adamlar”
Aziz Nesin’in bir anı kitabının adı bu. Asılacak adamlar kim mi?
Aziz Nesin, Asım Bezirci, Kemal Tahir, Nihat Sargın, Hulusi Dosdoğru, Hasan İzzettin Dinamo, Can Boratav ve diğerleri. Yani yazarı, çizeriyle, emekçisi, öğrencisiyle 47 kişilik bir liste.
Ortak yanları mı? Siyasi şubece fişlenmiş birer solcu olmaları. Bu nedenle defalarca içeri girmiş çıkmışlıkları bulunmaları.
Bu kez nedenini bilmedikleri bir suçlamayla evlerinden, bulundukları yerlerden tutuklanmışlar, önce Sirkeci’deki Sanasaryan handa (Siyasi Şube’de) toplanmışlar sonra Harbiye’de hücreye atılmışlardı.
BU AYDINLARIN SUÇU NEYDİ?
Tarih 7 Eylül 1955’di. Azınlıklara yönelik 6/7 Eylül tertibinin ertesi günüydü. Başbakan öğleden sonra yaptığı radyo konuşmasında olayları fişli solcuların üstüne atmıştı. Ama hiçbirinin de olaylarla ilgileri yoktu.
Peki, neden tutuklanmışlardı? Onu, bulundukları hücrede haftalar sonra öğrendiler. Tutuklulardan Dr. Hulusi Dosdoğru (6/7 Eylül Olayları isimli) anı kitabında şöyle yazıyor:
“İlk toplu tevkif müzekkeresi tutuklanmamızdan 22 gün sonra, 28.9.1955 tarihinde bizlere tebliğ edildi: Suçlama: 6/7 Eylül Olaylarını, tahrik ve teşvik.”
“Bu tutuklama yazısından 38 gün sonra 5.11.1955 de Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nce ikinci tevkif müzekkeresi (tutuklama yazısı) yine hepimize toptan bildirildi. Bu ikinci müzekkerede şunlar yer alıyordu. 6/7 Eylül hadiselerinde tahrik, teşvik ve iştirakten maznun (sanık) 47 mevkuf (tutuklu) hakkında, mahkumiyetlerinin devamına karar verildiğinin kendilerine tebliğini bildirmenizi…(2 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi esas kararı:55/638)”
Yani bu aydınlar “6/7 Eylül 1955 Olayları” olarak bilinen azınlıklara yönelik ayıplı, tertibin sanıklarıydı ve bu nedenle de Harbiye’de hücreye kapatılmışlardı. Gerçekten suçlu olabilir miydi?
Ama bir suçlu olmalıydı. Suçu, siyasi şubenin fişlilerine yüklemeye çalışırsın bunun ayıbından da suçundan da kurtulursun. Aynen öyle olur.
6/7 EYLÜL SANIKLARININ CEZALARI MI ?
Aziz Nesin’den okuyalım: “6/7 Eylül faciasında (…) dürtüleri baskı altında tutulan ve bu yüzden ezilen bireylerdeki saldırganlık gizli gücünün subapı devlet eliyle açılmış ve o facia ortaya çıkmıştı (…) 6/7 Eylül faciasının gerçek sorumlu ve suçlusu hükümetti. O olayın çapulcu, talancı ve yağmacıları da hükümetin el altından kışkırtıp sonradan dizginleyemediği ayaktakımı (lümpenler) idi. Peki biz neydik? Hücreye atılanlardan hiç birimizin bu olayla uzaktan yakından en küçük bir ilişkimiz yoktu… Sıkıyönetim Komutanının emri şuydu: Solcular 6/7 Eylül suçlusu olarak salkım salkım asılacak…”
Bu nedenle aylarca hücrelerde kalıp yargılanmışlardı. Olayların hükümet tertibi olduğu anlaşılmaya başlayınca iç ve dış baskılar sonucunda verilen kararlar şöyleydi: “Gereği düşünüldü. Sanık …’a isnat edilen 6/7 Eylül Olayları teşvik ve tahrik suçunun varit olmadığı ortaya çıktığından beraatına oy birliğiyle karar verildi...”.
Yani, salkım salkım asılacak adamlar takriben 9 ay sonra beraat etmişlerdi.
6/7 EYLÜL NEYDİ?
Hiç kuşkusuz, azınlık karşıtı politikaların bir halkasıydı. Osmanlıdan Cumhuriyete geçişte birçok konuda değişiklik olduğunu söyleyebiliriz ama İttihat ve Terakki’nin izlediği Müslüman olmayanlarla ilgili politikasında bir değişiklik olduğunu söyleyemeyiz..
Dönem, imparatorlukların bittiği ulus devletlerin kurulduğu dönemdir. Temel mesele öncelikle Anadolu’nun ve Trakya’nın Müslüman olmayan kimliklerden arındırılıp Türk/Müslüman kimlikli bir ulus/devlet kurmaktı.
Gayrimüslimlerin, yani Lozan’dan bu yana nüfus kayıtlarında 1, 2, 3 “kod” numaralı farklıların (Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin) bu yeni devlette yeri yoktu. Devletin politikası bu gruplara yönelik baskı, asimilasyon, şiddet ve yok etme uygulamaları olarak şekillenmişti.
Bu sürede İstanbul dışında Müslüman olmayan unsurların cemaatleri kalmadı. Sıra İstanbul’u da arındırmaya gelmişti. Azınlık politikalarının türlü/çeşitli versiyonlarına rağmen İstanbul azınlıkları köklerinden tamamen kopamıyorlardı. Eee kolay değildi tabii bir insanın kök saldığı topraklardan kopması.
Fırsat bu fırsattı. Bir taşla iki kuş vurulabilirdi. Londra’daki Kıbrıs görüşmeleri nedeniyle hem Yunanistan’a gözdağı verilir hem de İstanbul azınlıklarına kendilerine gelemeyecekleri bir ders daha verilirdi.
Öyle de oldu. Devletin derini mühendislik hesabıyla start verdi. Selanik’te Atatürk’ün evine bir görevlinin Türkiye’den gönderilen bombayı atmasıyla, tüm İstanbul’da önceden işaretlenen Rum, Ermeni ve Yahudilerin ev, iş yeri, ibadethane, okul ve mezarlıklarına yönelik, ellerinde tek tip sopalarla, kazma, balta gibi kırıcı ve kesiciler bulunanlar tarafından planlı bir uygulama başlatıldı.
Yakma, kırma, yağmalama, öldürme, yaralama, tecavüzler derken İstanbul’un üzerinden bir karabasan geçti. İstanbul 1453’den bu yana en büyük yağmayı, talanı yaşadı.
6-7 EYLÜL’DE NELER OLMUŞ, BİR GÖZ ATALIM
Metin Toker: “İstanbul alt üst oldu. Varoşlar şehre indi. Eylemlerin ardından yedi göbek Rumlar ülkeyi terk ettiler. İstanbul’un eşsiz kültür mozaiği 6/7 Eylül olaylarıyla birlikte yerle bir oldu. Şehir şehirlikten çıktı. Taşralaştı. (…) Parlayan yangınlar etrafı sardı. 74 Rum Ortodoks kilisesinden 70’inde yangın çıktı. Ortalıkta yangınları söndürecek ne itfaiye ne kargaşayı önleyecek polis vardı. (…) Meryem ana İkonları, yağ kandilleri, gümüş şamdanlar, buhurdanlıklar, haçlar, adak eşyaları, yağ kandilleri, tasvirler, mozaikler, freskler tuz buz olup ortalığa saçıldı. Bu vahşet kasırgası 18.45 sularında Beyoğlu’nda koptu. Çılgınlık tüm İstanbul’a ve Adalara sıçradı. O arada kiliselerden başka, Havra, 8 Ayazma, 2 Manastır, 3584’ü Rumlara ait, toplam 5538 gayrimenkul, yıkıldı yağmalandı. Fatih Sultan Mehmet’le başlayıp 500 yıl süren ‘mala, cana, ırza dokunmama’ geleneği iki saat içinde yok edildi.”
Mete Tuncay: “Aslında 6/7 Eylül 1955 azınlıklara karşı girişilen sindirme, tasfiye hareketlerinin ilki değildi (…) Ama 6/7 Eylül olayları daha öncekilerin hiç birine benzemiyordu. 6/7 Eylül saldırılarıyla başlayan süreç onları ana yurtlarından ayıran süreç oldu..”
Yılmaz Karakoyunlu (Güz Sancısı isimli kitabında): “İstanbul’un kültür mozaiği başlı başına tarihsel bir zenginlik içeriyordu. (…) Ermeni, Rum, Yahudilerin Türk sanat ve estetik değerlerinin ulaşımında büyük payları katkıları vardı.(..)
6/7 Eylül olayları ta Osmanlıdan beri Azınlık sermayesinin Türk kesimine transferi için muhtelif zamanlarda sahneye konulmuş değişik saldırı olaylarının da üçüncüsüdür. Bunlardan birincisi İttihat Terakki döneminde yaşanmış…
İkincisi; Cumhuriyet dönemindeki 1942-1943 yılları arasında yaşanmış olan Varlık Vergisidir. Bu da sermayeyi Müslüman kesime zorla aktarma girişimidir.
Üçüncüsü ve en sunturlusu Demokrat Partinin uyguladığı 6/7 Eylül 1955 olaylarıdır. Olayın sorumlusu Selanik’te Atatürk’ün evine bomba koyan ve bunun suçunu Yunanlılara atan bugünkü Nevşehir valisi Oktay Engindir.”
O zamanki siyasi iktidarın yargılandığı 1960-1961 yılındaki Yassıada Mahkemelerinde de 6/7 Eylül olaylarının bir hükümet provokasyonu olduğu anlaşıldı. Anlaşıldı da azınlık politikalarında ve bu tür provokasyonlarda bir değişiklik oldu mu?
AZINLIKLAR İÇİN SON KIRILMA TARİHİ:
1964 SÜRGÜNLERİ
 “İstanbul’un Son Sürgünleri” isimli (Hülya Demir ve Rıdvan Akar’ın) kitabından yakın tarihimizin pek bilinmeyen, bir gerçeğini okuyup bir kere daha hatırlıyoruz.
Atatürk ve Venizelos tarafından 1930 yılında imzalanan Türkiye, Yunanistan arasındaki Barış ve Dostluk Anlaşması 1964’de tek taraflı olarak yürürlükten kaldırılır. Yaklaşık 40 bin Türk ve Yunan vatandaşı Rum 20 kilo eşya ve 22 dolarla 24 saat içerisinde sınır dışı edilirler. 2902’si tapulu mülk olmak üzere diğer tüm varlıkları bloke edilir.
Bu olay, başta Rumlar olmak üzere İstanbul Azınlıkları için son kırılma tarihidir.
DÜNÜN KONTRGERİLLASINDAN
GÜNÜMÜZE DEĞİŞEN NE?
Dr. Hulusi Dosdoğru anı kitabında “Son Söz” başlığıyla şunları yazıyor: “6/7 Eylül Olayları, Yassıada’da Yüksek Adalet Divanı’nda yargılanması, 24.10.1960’da gerekçeli kararın verilmesiyle sona ermiştir. Ortaya salkım saçak dökülen, akla, izana sığmaz bu dev çaptaki suçların ardından, ne yazık ki, dağ fare bile doğuramamıştır.
Bebek, köpek, metres davaları ile havanda su dövenler, asıl suç kovanını çomakladıkça, altından eski deyimle çapanoğlu yeni adıyla kontrgerilla çıktığından ve ucundan kulpundan karıştıranlara bulaştığından suçlar köpürtülüp kazınmadan, olduğu gibi bırakılmıştır.
Bu yüzden 6 Eylül 1955 günü Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalanması olayı, düşman iftirası-Yunan yakıştırması diye yaftalanarak, ört-bas edilmiş Devleti kullanarak işlenen bu zincirleme suçların üzerine sünger çekilmiştir.
Toplumun alnına sıvaştırılmaya çalışılan böyle bir suç kovanından yeterince ibret alınmadığı için, daha sonraki Maraş Pogromu’nda son Sivas Kırımı’nda benzer olaylar tekrarlanıp durmuştur.” (Bildiğiniz gibi 6/7 Eylül Olaylarının sanıkları olan Aziz Nesin’le, Asım Bezirci’nin yolları 1993 de Sivas Madımak Otel faciasında bir kere daha birleşir. Olaylarda Asım Bezirci yanarak ölür, Aziz Nesin’in itfaiye merdiveniyle kurtuluşu ise o günleri yaşayanların belleklerinde hala duruyor. Y.Ö.)
Bunlar bizler için dün de bugün de çok bildik şeyler. Rahip Santoro, Hrant Dink ve Zirve Yayınevi cinayetleri, öldürüleceklerin listesi, Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları sokaklarda (6/7 Eylül’den hatırladığımız ve tespit ettiğimiz) işaretlenen Ermeni evleri.
6/7 Eylül Olaylarının yıldönümündeyiz. 1955, 2013 aradan 58 yıl geçti. Hiç kuşkusuz, o kara tablo, o kara gün toplumsal belleğimizde ve yakın tarihimizin sayfalarında duruyor.
Biz azınlıklar için 6/7 Eylül öncesi vardır, 6/7 Eylül sonrası vardır. 6/7 Eylül öncesinde azınlıktık, 6/7 Eylül sonrasında azıcık kaldık. Bilirsiniz azıcık kalmak yok olmanın başlangıcıdır.
Ulus-devletten amaç bu sonuç değil miydi? Bunca “azınlık karşıtı politikalar”ın amacı İstanbul’u da gayrimüslimlerden arındırmak değil miydi?
FARKLILIKLARI
ZENGİNLİK KABUL EDEN ÜLKEM OLSUN İSTERDİM
Mevcudumuzu koruma çabasındayız. Bir rengi canlı tutmak istiyoruz. Ama zor oluyor işte.
Ülkem aydınları farklı düşündükleri için, ülkem azınlıkları ise farklı alt kimlik taşıdıkları için; sistemin, resmi ideolojinin, ulus-devlet olgusunun dışında kalan kimselerdi. Bunun haksız bedelini 6/7 Eylül’de birlikte ödediler. Ama azınlıkların ödediği bedel kalıcı ve yıkıcı oldu.
Aydınların çoğu aramızdan ayrıldı. 6/7 Eylül Olaylarını yaşayan gayrimüslimlerin çoğu da hayata veda ettiler. Üstelik bunların çoğu kendilerinin ve çocuklarının geleceğini yaban ellerde arayıp, dünyanın dört bir yanına savruldular; bu ülkenin dilini konuşarak, türküsünü çığırıp, şarkısını söyleyerek, rüyasını görerek hayata veda ettiler.
Olayın 58. yılında hepsini saygıyla anıyorum.
Tüm farklılıkları zenginlik olarak kabul eden demokratik bir ülkem olsun isterdim.
*
From: zekisahin@yahoo.com, Date: Fri, 6 Sep 2013 21:05:21 -0700
Subject: Re: [OzgurGundem] 6-7 Eylül olayları ve salkım salkım asılacak adamlar
Sayın Mentes Azuz Bey,
Evet.... olmaması gereken hadiseler olmuştur.
Bu ağıtları yakanların, Osmanlı İmparatorluğu, S.S.C.B. ve Çin'de yaşarken "soykırım-holocaust" katliamına maruz bırakılan Turk asıllılardan hiç bir zaman bahsetmediklerini ve gözlerden saklamak, hatta hafızalardan silerek unutturmak için alçakça, haince ve zalimce davrandıklarını da unutmamak ve unutturmamak - hepimiz için - bir insanlık görevidir.
"Adalet herkes için bir haktır.".
Ayrıca... Bu ülkeyi kanıyla ve canıyla kuranların, T.C. amblemi altında bile, bu ülkede "müstemleke ahalisi" muamelesine tabi tutularak varoşlarda ikamete mahkum edilmeleri elbette belli tepkilere çanak tutmuştur. Mesele, "rabbena hep bana" zihniyetinden kurtulmak, insaf ve merhamet sahibi olmaktır.
Saygılarımla.
Zeki ŞAHİN
*
From: Mehmet Arif DEMIRER [mailto:demirer@dp1946.org]  Subject: RE: Yervant Özuzun yervanto@gmail.com “Salkım salkım asılacak adamlar” ///////// FW: [UNITED-TURKS] 6-7 Eylül olayları ve salkım salkım asılacak adamlar
İlk kitabım, 6  Eylül 1955 Olayları ve Yassıada 6/7 Eylül Olayları Davası Hulusi Dosdoğru’nun kitabına cevap ve o kitabın eleştirisi idi. Olayların canlı tanığı olan rahmetli Aziz Nesin’in izni ile Salkım Salkım Asılacak Adamlar’dan alıntılar yaparak olayların 6 saatlik kronolojisini vermiştim. Bunu hafta sonu tarayıp göndereceğim.
Dosdoğru’nun kitabından yaptığınız alıntıda şu örnek ile  kitabının ne ölçüde Light olduğuna siz karar verin: “6/7 Eylül Olayları, Yassıada’da Yüksek Adalet Divanı’nda yargılanması, 24.10.1960’da gerekçeli kararın verilmesiyle sona ermiştir”
24.10.1960 günü tanıklar dinlenmiş ve Fuat Köprülü’nün damadı Yalancı Coşkun Kırsa Amme Şahidi olarak Zorlu’nun çektiği bir telgraf ile nümayişleri sipariş etiğini iddia etmişti.
Yassıada’da kısa karar 5 Ocak 1961’de verilmiş, Gerekçeli Karar ise çok sonra yazılmıştır.
6 Eylül’ü yanlış tartışmak gelenektir. Doğru tartışmak ise bilimsellik adına HEDEF olmalıdır.
Kontrgerilla iddiasına daha önce cvp  vermiştim. İsmail Tansu Beyi aradım. Bugün kendisini arayıp STK  hk bilgi soran olmamış.  
Şu görüşe de tamamen katılıyorum:  
Tüm farklılıkları zenginlik olarak kabul eden demokratik bir ülkem olsun isterdim.
MEHMET ARİF DEMİRER
To: ozgur_gundem@yahoogroups.com // From: alibektas40@hotmail.com  Date: Thu, 5 Sep 2013 18:24:23 +0000 // Subject: RE: [OzgurGundem] RE: 6 eylül yazısı
Ben ve benim gibi o dönem de; çocuk olan, insanların kafasında: Yunanlıların,  '' ATATÜRK'ÜN evini bombaladığını, zannetmesi neticesi'' İSTANBUL' da ki, gençlik ve bir kısım halk ayaklanarak, Rumlara ve onların mallarına, mülklerine saldırıp yağmaladı. Bu hususlar gerçek ve doğru: Fakat konu:  Şu yaptırmış, şöyle olmuş, böyle denmiş, kısmı çok yanlıştır. Bu düşünce, bu devirde de uygulanan hususlar olup, iç ve dış çıkarcıların oyunlarıdır. Bu gibi, kısır döngülerle uğraşmak  yerine: Gerçeklerle, uğraşarak bu oyunlara, bir daha nasıl gelinmemesi lazım diye; düşünüp:  Vatan  ve milletimizi nasıl savunabilir ve refah durumumuzu en yükseğe çıkarmak için ne yapabiliriz diye, düşünüp, çalışmamız şarttır. Lütfen, artık bütün gücümüz ile ''VATANIMIZ VE MİLETİMİZE'' fikir üretip: çağdaş medeniyetler seviyesine çıkarmak. Bizlerin vatan borcudur.  
ŞENOL BEKTAŞ
*
Amacim provokasyon degildir. Bugun 6-7 Eylul 1955 olaylarinin 58.ci yildonumu.
Yeni gencligin gecmisi bilmesini, Gezi olaylarindaki piril piril genclerin
aralarina provokatorleri neden almamasi gerektigini gostermeyi amacladim.
Mentes
**