5 Ağustos 2017 Cumartesi

Tarihi ve Kadim DEMOKRAT PARTİ'nin; Kıbrıs'ı MİLLİ DAVA'ya Dönüştüren ve KKTC'nin Kurulmasını Sağlayan "Londra ve Zürich" Antlaşmaları (Kriptolar ve ihanet şebekeleri tarafından) Tarihe mi Gömülmek İsteniyor?..

AKLIMIZLA ALAY ETMEYİN!..
Yurdagül ATUN
Uzun süredir tarihe yoğunlaşmış durumda, 1950-1960 arasındayım. 1950’de ENOSİS plebisitiyle başlayan ve Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşuna kadar olan dönem.
“Evrende boşluk yok" der, bir söz... Eski Yunandan çıktığı belli zira bir dakika meydanı boş bıraktıkları yok Rum komşuların. Derdimizi anlatamamamızın, haklıyken haksız duruma düşmemizin nedeni de bizim bu söze pek kulak asmamamız galiba: Nasıl olsa haklıyız canım, herkes biliyor nasıl olsa bunu!
Kıbrıs sorununun yaklaşık 50 yıldan beridir sürdüğünü söylüyoruz ya bu doğru değil. 100 yıl öncesine kadar uzanan bir sorun var karşımızda. 70 yıldır ise aynı bugünkü gibi.
Kim neye ve nasıl inanırsa inansın, ortada 70 yıl öncesinden başlayan ve giderek yoğunlaşma eğilimi gösteren kanlı saldırılar durmakta... 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin, Rumların, “şu İngilizler bir gitsin, Türkler kolay” düşüncesiyle oluşturulduğunu, İngilizlerin, Türklerin mazlum olduğunu bilmelerine rağmen, Rum’a kızıp, Türkleri de cezalandırdığını, Türk köylerinin nasıl ihmal edildiğini, devlet dairelerinde hiçbir zaman 30’a 70 oranının gözetilmediğini, Makarios’un devlet ve kilisenin parasıyla tüm dünyayı gezip ENOSİS’in gereklerini anlatmasına karşın, Kıbrıslı Türklerin Türkiye’ye meram anlatmak için aralarında para topladıklarını, 60 Cumhuriyetinin kurulmasından sonra da Kıbrıslı Rumların bu anlaşmayı bozmak için planlar yaptıklarını, aslında ortak bir cumhuriyetin kurulamadığını, Cumhuriyetin kerhen ve ölü doğduğunu görünce, aklımızla alay ettiklerini düşünmekteyim.
Araştırdıkça canım sıkılıyor, canım sıkıldıkça daha da araştırıyorum. Size bir şey söyleyeyim mi; Barışmış, çiçekmiş, böcekmiş hava. Rum aynı Rum, düşünce aynı düşünce. Dünden bugüne değişen bir şey yok. Değişecek bir şey de yok. Sebebini özetleyeyim; Günümüzde yeryüzünün en sorunlu bölgelerine bakıldığında adı konulmasa bile gizliden gizliye bir ‘dinler savaşı’nın sürdüğü su götürmez bir gerçek. Bush’un İkiz Kuleler vurulduktan sonraki “Haçlı seferi” sözü, Ortadoğu’nun kan ve barut kokusundan bir türlü kurtulamayışı, Irak’ın ardından İran’a yönelik bir takım operasyonları ‘gizli ajandası’nda tutan Amerika’nın PKK’ya verdiği aleni desteği… Tüm bunların, ideoloji haline getirilmiş “din seferleri” olduğundan kuşku duyan kalmadı gibi. Dünya haritasını yeniden çizmeye kararlı güçler, Türkiye’nin bütün manevra alanlarını daraltarak köşeye sıkıştırmak istiyor. Küresel kavganın baş aktörleri, Türkiye’ye istedikleri rolü biçememeleri durumunda, ‘pasifize etmeyi’ bile büyük kazanç sayacaklar akıllarınca. Yazık ki, Kıbrıs da bu sarmalın içinde.
***
Crans Montana’daki çöküşten sonra Kıbrıslı Türklerden kimileri Rumları savunmaya geçti. Bırak, onlar zaten kendilerini en güzel şekliyle savunuyor, sen kendi hakkını, kendini ait ettiğin milletin hakkını savun. Annen baban yaşananları anlatmamış, bir şey değil, KKTC Meclis’i eski gazeteleri dijital ortama aktarmış, geçmiş, gün gün karşımızda. Tek yapman gereken okumak. Bazı gazeteler taraflı mı diyorsun, hepsini oku. Yeter ki önyargılı olma. Biliyorum;  vatanseverliğin hor görüldüğü, vatan düşmanlığının taltif gördüğü bir ortamda kolay değil bu. Hele hele hiçbir fatura ödemeden özgür, huzur dolu bir ülkede gözünü açanların becerebilecekleri bir iş hiç mi hiç değil ama KKTC’nin acil, modası geçmiş romantik güvercin sevicilere değil, hem içerde, hem dışarda milli iradeyi gözetecek, dünyayı takip edecek, barışın anlamını tüyde aramayacak kişilere ihtiyacı var.
 ***
 “Kıbrıslı Türkler Cumhuriyetten ayrıldı” iddiasına karşı, Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulduğu günlerden birkaç haber paylaşıyorum, yorumu varın siz yapın.
21 EKİM 1960
Rumlar Nereye Hazırlanıyorlar?
Bütün niyetleri açık: ENOSİS
Hafta içinde Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıs Mücahitler Birli­ği imzalı ve Millî Aydınlatma Bülteni adı altında bir broşür çıkarmışlardır. Broşür de, Rumların nereye hazırlandıkları bütün çıplaklığı ile ortaya serilmekte ve EOKA mücahitleri açıkça, Kıbrıs Mücahitler Birliğine üye olmaya davet edilmektedir. “İMANLILARA” seslenen broşürde “mukaddes topraklarımızı şan ve şerefle süslemiş olmasına rağmen 1955-59 millî mücadelesi, maalesef özlenen neticeyi vermemiştir.” denilmekte ve Zürih - Londra anlatmaları kastedilerek aynen şunlar yazılmaktadır: "Yüzyıllardan beri kan ve dil birliğinin bizi bağlamış bulunduğu Yunanlılıktan bizi zorla ayırmaya çalışıyorlar. Yüzyıllarca ruhumuzu elektrikleştirmiş olan ve bize her tehlikeyi atlatma hızı veren ENOSIS kelimesi, şimdi Kıbrıs Rumlarının dudaklarında yer almaktan kanunla menedilmiş bulunuyor. Kıbrıs hapishanelerinde ebedi uykularına yatmış olan ölmez kahramanlarımız son nefeslerini ENOSİS kelimesi ile vermişlerdir.” Broşüre, “Bu renkler için (Mavi-Beyaz Yunan rengi) biz de kanımızın son damlası­nı akıtacağımıza söz veriyoruz” andı ile son verilmiştir.
Birleşmemiz zamanıdır
Farmakidis, 18 Mayıs 1960 tarihli Alithia’da “Birleşmemiz zamanıdır - Şimdi mücadele herşeyin üstündedir” başlığı altında yayınladığı başyazısında Makarios’un 3 aydan beri ‘lânetli’ Zürih ve Londra Anlaşmalarından kurtulmak, mümkün olanı kurtarabilmek için yapmakta olduğu mücadeleye temasla şöyle diyor: 'Uzun ve bitmeyen çetin müzakerelerle münakaşalar İngiliz inadı ve kısmen de Türk kaypaklığı yüzünden şimdiki çıkmaza varmıştır. Bu çıkmazdan şimdilik hiç bir ışık görünmediği gibi, iktisadî, işsizlik ve Türk doymazlığı gibi kâbuslarda hergün durumu ağırlaştırmaktadır. Mücadelenin bu çetin safhasında kendi kendimiz ve birbirimiz aleyhinde bulunmakta devam etmek mukaddes davamıza ve mücadelemize karşı açık hıyanet olur. Birleşmemiz zamanıdır. Ayrılığın daha fazla devamı tarihin bize asla affedemeyeceği bir cinayettir.”
Aynı gazete “KABUL EDİLEMEZ” başlıklı diğer bir yazısında, yüzde 70/30 nisbetleri konusunda bilhassa şöyle diyor: 'Açık söyleyeceğiz: Türklerin şimdi de son olarak bizi tırpanlamakta oldukları 70:30 yüzdelik nisbetleri -ki bunların şeker suya düşmüş gibi derhal tatbiki için çok yükseğe kaldırmışlardır- esas itibariyle haksızdır ve kabul edilemez. Haksızdır, çünkü hiçbir memleketin yüzde 17 nisbetinde nüfusa malik azınlığı çoğunluğun zararına âmme hizmetlerinde yüzde 30 ve 40 hakkına malik değildir. Kabul edilemez, zira halkımıza empoze edilmiş olan bir paçavrada (Zürih Londra anlaşmaları) dahil olmasına ve nüfus nisbetinin yüzde 17’yi teşkil etmelerine rağmen, âmme geliri sandığına verdikleri yüzde 7 - 8 i geçmez! O halde dostlarımız Türkler bir paçavrayı siper alarak bu haksız ve mantıksız şartın derhal tatbikini olsun istemesinler ve tahammülümüzün âzamisi olan Başpiskoposun tedrici tatbik teklifini kabul etsinler. Yunanlı boyunduruğu çekemediğine göre, buna da tahammül edecek olursak gülünç olacağız.”
"KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ" ZALİME KARŞI; ONURLA, ŞEREFLE VE ŞANLA KAZANILMIŞ SAĞLAM BİR ZAFERİN HAKLI, DOĞRU VE HUKUKİ SONUCUDUR. ASLA GERİ ADIM ATILAMAZ!.."
17 Kasım 1960 tarihli ELEFTHERİA gazetesi, Türkiye Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Haşan İstinyeli’nin “Zürih ve Londra anlaşmaları asla yeniden gözden geçirilemez" şeklindeki demecine hücum etmekte ve siyasette ‘Asla’ kelimesinin hiçbir zaman kullanılmaması gerekti­ğini belirterek, gün gele bu anlaşmaların Rumlar lehine gözden geçirileceğini ima etmektedir. Dışişleri Bakanı Spiros Kiprianu ise Kıbrıs Cumhuriyetinin anlaşmalarda imzası olan üç devleti unutarak, hiç bir bloku tutmayacağını, tarafsız milletlerin teşebbüslerini destekleyeceğini söylemektedir.
***
BİR YORUM VE KATKI: Samimi, namuslu ve dürüst olmayan; Art niyetli zihniyetler “Milli ve İnsani Davalarda” mesafe alamaz. Çünkü: Damarlarında, bir damla dahi ASİL KAN yoktur. Örneğin: “Milli Dava Kıbrıs” DEMOKRAT PARTİ tarafından kazanılmış sağlam, onurlu ve köklü bir zaferdir. Fakat 27 Mayıs 1960’dan sonra “tam bir onursuzluk, hıyanet ve sorumsuzlukla” ötelenmekte ve palikarya lehine tarihten silinmeye çalışılmaktadır!..   

19 Haziran 2017 Pazartesi

Sinan MEYDAN iddia ve iftiralarına CEVAP "Türkiye’ye Hizmet Etmek Birilerine Göre Hainlik" Hasan Emre OKTAY

TÜRKİYE’YE HİZMET ETMEK BİRİLERİNE GÖRE HAİNLİK!..
[Sinan MEYDAN’ın “MENDERES'İN TARIM İHANETİ (Menderes Müslüman Türk İnsanına Domuz Eti/Yağı Yedirdi Mi?") Atatürk'ün Tarım Devrimi” adlı makalesine esastan cevap; Usulen tekzip ve hukuken reddiye.] (*) Bahusus metin makalenin sonuna konulmuştur)
Hasan Emre OKTAY
Sayın Sinan Meydan; Rahmetli Adnan Menderes ile ilgili suçlayıcı yazınızı üzüntü ile okudum. Üzüntümün ana sebebi yorumlarınızda, bir darbecinin Haydar Tunçkanat’ın, yaptıkları darbe işini aklamaya çalışan kitabını kaynak olarak kullanmanızdır. 1970 yılı öncesinde Harp Okulu 2 senedir. Daha sonra 3 ve 1980’den sonra da 4 seneye çıkarıldı. Tunçkanat 2 senede neler öğrendi ki, Türkiye Cumhuriyetinin seçilmiş hükümetini silah zoruyla deviriyor ve ülke yönetimini gasp ediyor, sonra da meşrulaşmaya çalışıyor. Bu öyle bir meşrulaşma çabasıdır ki, devirdikleri iktidarın hayallerindeki suçlu iktidar olmadığını anlayınca, bir takım kanunlar çıkarıp geriye yönelik uygulamalar bile yaptılar. Yani evrensel hukuka aykırı olarak, hukuk diliyle makabline teşmil ettiler. Atatürkçüyüz dediler ama Atatürk’ün 1934’den sonra hiç yanından ayırmadığı, gördüğü zaman memnuniyetten gözlerinin parladığı, İktisat vekili ve bizzat atadığı başvekili, İstiklal Mücadelemizin komitacısı, istiklal madalyalı, o zaman 77 yaşındaki Celal Bayar’ı ite kaka Yassıada’ya tıkıyorlar ve zulümleri ile intihar noktasına getiriyorlar ve siz böyle bir ekibin bir parçasının yazdıklarını ciddiye alıp, kaynak olarak kullanıyorsunuz. Hâlbuki onların yapacakları en etik iş nedamet getirmek ve özür dilemek olmalı idi. Zira Türkiye’ye verdikleri zarar ağırdır. Aralarında yaptıkları işten dolayı pişmanlıklarını yana yakıla anlatanlar da var. En doğrusu 27 Mayıs’ın masaya yatırılıp, yargılanmasıdır. Ama ne yazık ki bu henüz yapılmadı.
Sinan Bey siz 1975 doğumluymuşsunuz, demek ki, Menderes dönemini yaşamadınız. Hatta 12 Mart dönemini de yaşamadınız. 12 Eylül Darbesi yapıldığında 5 yaşında idiniz. 1995’de 20 yaşındasınız, anlaşılan sürekli 27 Mayıs darbesini yapanların ve destekleyenlerin kitaplarını okumuşsunuz. Zira nerdeyse ‘idamlar yerindedir, iyi oldu’ demeye getiriyorsunuz veya dedirtiyorsunuz. Zira yazınızın altındaki yorumlarda böyle ifadeler okudum. Menderes de ekibi de etten kemikten yapılmış bir insandır. Ne demişler beşer şaşar, muhakkak ki hataları olmuştur, kimin hataları yok ki! Ancak şüphesiz ki, rahmetli Menderes’in sevapları hatalarından ağır basar. Hele 27 Mayıs Darbesini yapanların, destekleyenlerin ve 14 Mayıs 1950 öncesi Türkiye’yi yönetenlerin hatalarına bakacak olursak Menderes son derece masum ve Türkiye için yararlı işler yapmış bir lider olarak temayüz eder. Ama siz yazınızda, Menderes’in hataları’ falan demiyorsunuz, yerine ‘Menderes’in ihaneti’ hükmünü veriyor ve suçlamasını yapabiliyorsunuz. Bugün Türk Halkının ezici çoğunluğunun rahmetle andığı merhum Adnan Menderes’e hain diyorsunuz, ihanetinden bahsediyorsunuz.
Bendeniz 1947 doğumlu olduğum için Menderes dönemini ve 27 Mayıs Darbesini bizzat yaşadım. Mağduru da oldum. Rahmetli Celal Bayar’ın da, rahmetli Adnan Menderes’in de ellerini öptüm. Atatürk sofralarının teklifsiz davetlilerinden rahmetli Mahmut Baler ile ailece görüşürdük ve çok çok ilginç anlatımları, yani olayların canlı şahitlerinin anlatımlarını dinledim. Atatürk’ün naaşı Anıtkabir’e taşınırken merasim kıtasını paraşüt kulesinin olduğu yerden izledim. 1955 ve 1965 dönemlerini çok iyi hatırlıyorum ve bu dönemlerin üzerinde çalıştım, kitaplar, makaleler yazdım. Bu bağlamda bazı düşüncelerimi size aktaracağım.
Menderes dönemini anlamak için, muhakkak 14 Mayıs 1950 öncesi İsmet İnönü dönemini, o dönemde Türkiye’mizin halini irdelemek gerekir. Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, Sayfa 203,
“…Sabah güneş doğarken gözünü güne açan her vatandaş o gün sofrasına bir dilim ekmek koyup koyamayacağını ve ordunun yönetim mevkilerindeki her komutan o gün askerlerine ne yedireceğini, yemsizlikten kırılan hayvanlarına bir avuç yem bulup bulamayacağını, uçakların motorlarına benzin, motorlu vasıtalarına kaç tane yedek lastik bulup bulamayacağını düşünüyordu. Başlayan güne birliklerine et, yağ, şeker bulup bulamayacağını düşünerek kaygılar içine giriyordu. Telefonlarımız gecenin geç saatlerine kadar işliyordu. Hiç durmadan şu validen ertesi gün halka dağıtılacak hububat kalmadığını, erzakların yetersiz, vasıtaların atıl hale geldiği haberleri alınıyordu. Mesela İzmir’de palamudun, küspenin una karıştırılmasını gerektiren tedbirler alınmak zorunda kalınıyordu. İzmir valisi bir gün bana, İzmir’de kasasını açarak, ‘İşte dün fırınlardan çıkan bu, bir tanesini hatıra olarak saklayacağım’ diyerek taşla, moloz arası kara bir hamur, daha doğrusu çamur parçası göstermişti…”
Halk Partili Şevket Süreyya Aydemir’in bu satırlarını okuyan bazı kişiler, Milli Şef dönemindeki sefaleti savaşa bağlayıp kolayca işin içinden çıkacaklarını sanmaktadırlar. Hâlbuki gümbür gümbür gelen, İkinci Dünya Savaşına karşı gerekli önlemlerin, zamanın Milli Şefi İsmet İnönü ve hükümetleri tarafından alınmadığı bir gerçektir. Örneğin tarım ülkesi olmayan İsviçre’de savaşın çıkacağı anlaşıldıktan sonra, bizim gibi etrafı ateş çemberi olsa da gerekli önlemler alındığı için çok fazla sıkıntı çekilmemiş. İsviçre 1936’dan itibaren savaş kokusunu alır almaz, dış alım seferberliğine girişmiş tahıl, şeker, iplik, pamuk vb. gibi yaşamsal maddelerin stokunu yapmış ve tüm bu maddeleri vesikaya bağlamıştır. Hâlbuki Türkiye’de savaşın başlangıcından 20 gün önce 11 Ağustos 1939’da Milli Şef İnönü’nün başvekili Dr. Refik Saydam şöyle konuşmuştur. (Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam)
“…Biz bu savaşın dışındayız. Tedbirlerimiz ihtiyati tedbirlerdir. Dış münasebetlerimiz dostanedir. Memlekette en az bir senelik iaşe maddelerimiz vardır. Zirai istihsal emin ve sağlamdır…”
İşte bu tedbirsizliklerden dolayı, savaşa girmediğimiz halde savaş Türk evlerine girmiş. Şehirlerde insanlar apartman bahçelerine sebze eker hale gelmişler. Ekmek, şeker, hatta çivi lüks maddeler arasına girmiş. Türkiye’deki sefalet harp halindeki ülkelerden de beter görünmektedir. Zira ölüler için kefen bulmak bile mesele haline gelmiş. Lise yıllarımda Ata Kolejinde okurken, edebiyat öğretmenimiz Cemil Yener’in şu ifadelerini hiç unutmam,
“…Sokaklarda yerlere yatmış yırtık pırtık kıyafetli insanları, açlıktan ölüyorum diye inlerken görürdük…”
Bazı kişiler tüm bu sefaletten bihaber İnönü’nün savaş politikasını çok başarılı bulurlar ve İnönü’nün şu sözünü hatırlatırlar,
“…Ben savaşta belki çocukları ekmeksiz bıraktım ama babasız bırakmadım…”
Evet, çocukları ekmeksiz bıraktığı kesin. Zira savaşa katılmış ülkelerde enflasyon % 25’lerde cereyan ederken, savaşa katılmamış Türkiye’de enflasyon % 500’leri bulmuştur. 1943 yılında ülkede dehşet verici bir tifüs salgını başlamıştır. Tifüsü bit yapar, en iyi çare de temizliktir. Ancak ülkede bir kalıp sabun bulmak ciddi bir meseledir. Eğitimci yazar Ertuğrul Seyhan, Celal Bayar Belgeselinde şu sözleri sarf ediyor,
“Harp ekonomisi bambaşka bir ekonomidir, onun alınması gereken tedbirleri vardır. İsmet Paşa ekonomist olmadığı, harp ekonomisi hakkında da bilgisi olmadığı için yanlış bir icraata girişti. Mesela halkın elinden buğdayları aldı, topladı. Silo yok, onları muhafaza edecek. Topraklarla buğdayların üzerleri örtüldü, yığınlar, onlarca, binlerce ton buğday çürümeye terk edildi….”
 Varlık Vergisi faciasının ve Zorunlu Askerlik uygulamasının ayrıntılarına girmiyorum. Sinan Bey siz ekonomik açıdan rahmetli Menderes’in nasıl bir Türkiye devir aldığını hesaba katmadan son derece ağır, insafsız eleştiriler yapmışsınız. Çünkü kaynak olarak, rahmetli Menderes’i ve iki bakanını İmralı’da asarak öldüren, Yassıada’da da savunmasız 11 kişiyi acımasızca işkence altında, Bizanslardan kalma tarihi zindanda öldüren ve sonra fütursuzca kalp krizi raporları veren bir ekibin bir ferdini kullanmışsınız. Bu eyleminizi yüzünüzdeki temiz ifade ile hele Atatürkçülüğünüzle hiç bağdaştıramadım.
Menderes öncesi dönemi anlatmaya devam ediyorum. Savaş bitti ama bakın bir köy öğretmeni olan Mahmut Makal 1946-50 yılları arasında İç Anadolu’da yaşanan açlığı notlarında nasıl anlatıyor. (Bizim Köy, Sayfa 125),
“Çocukların gözüne bak fersiz, yüzüne bak kansız, cansız… Öğrencilerin evlerinde ne yediklerini araştırdım. İkinci sınıfın neticesini vereceğim. Bu sınıf 31 kişidir….9 Ekim Cumartesi, birinci dersten sonra çocuklara sıra ile sordum. Bu sabah 21 kişi hiçbir şey yemeden aç gelmiş. On kişi yavan ekmek dörünüp yemiş…11 Ekim öğleden sonra, 31 kişide hep karpuz şalağı (büyümemiş karpuz) ile ekmek yemiş…20 Ocak Perşembe günü öğleden sonra, 4 kişi yavan (katıksız) çorba, 6 kişi bulgur pilavı, 16 kişi ekmek gevretip yemiş, 4 kişi pilav ısıtıp yemiş, 5 kişi pekmez dürümü, 2’si evde anasını bulamamış aç gelmiş, 7 tanesi ne yiyeceğim diye ağladıktan sonra yavan ekmek yiyip gelmişler, 10 kişi spüan tuzlayıp dürümüşler…Bahar geldi katıklar tükendi, unlar bile tükendi. Hemen herkesin yediği şimdi cacıklı pilav, öğleyin cacıklı dürüm, akşam cacıklı pilav. Ccık deyince şu iştah verici yoğurtla, salata gelmesin aklınıza. Cacık diye burada karavuluk, mercimek, çitlik, kuşkuşu, iğnelik, yemlik gibi otlara derler. Kadınlar, kızlar bahar boyunca akşamlara kadar dere, bayır dolaşıp sele ve çantalar dolusu bu otları toplarlar. Tuzlayarak, yufka ekmeğe sarılıp, dürülerek yenir…Çocukları bit için yoklama yapmak için yakalarını falan açmaya lüzum yok. Zaten çare olmadıktan sonra yoklama neye yarar. Öğrenciler derste parmak kaldırıyorlar, arkadaşının boynundakini (bit) haber veriyorlar. Yaka açmıyorum, boynundan görülüyor… Bazıları tamam soyunup, babalarının veya kardeşlerinin içliğini vesaire giyip geliyorlar. Dış giyim yok, içlikle, don esas giyimi teşkil eder. Giyinip geldiklerinde bakıyorum, fakat gel gör ki o da bit dolu. Demek kökten kaynıyor. Öğrenciler ve misafirlerim kaynar da ben boş durur muyum hiç… Elbisemin içine akrep girmiş gibi kıvrandım ve hemen soyundum. Meret bir çekirge yavrusu gibi nasıl da büyümüş…”
1949 yılında, Yaşar Nabi Nayır haykırıyor (Varlık Dergisi, 1949),
“Orta Anadolu köylerinin büyük bir kısmı, açlık dediğimiz korkunç ve yüz kızartıcı faciayı yaşamaktadır.”    
Ve ekliyor,
“…Bütçe imkânlarımız müsaade etmiyorsa, böyle bir felaketle karşılaştığımızı bütün dünyaya ilan edelim. Marshall Planının, Birleşmiş Milletlerin, Avrupa Konseyi’nin, Milletler Arası Banka’nın yardımlarını isteyelim. Bizim bu derece kayıtsız kaldığımız bu hadise karşısında, hakiki mahiyetini öğrenmek fırsatını verirsek, emin olunuz ki medeni dünya harekete geçer. Bize istediğimiz yardımı hatta fazlasıyla bulup verir. Milyonlarca insanımız açlık işkencesi içinde kıvranır, ölüm tehlikesi ile burun buruna yaşarken, kalkınmadan bahsedebilenlerin vicdan huzuruna şaşmamak elden gelmiyor…”
Bakın Yaşar Nabi o kadar çaresiz ki, ABD, BM yardımlarını isteyelim diyor. Siz ise ABD ile yapılan ticaretin, yardımların şartlarından şikâyet ediyor, domuz etinden bahsediyorsunuz. Sayın Sinan Meydan eskiden ‘Kavruk Adamlar veya Çocuklar diye bir yakıştırma vardı. Bakarsınız bir çocuk, boyu vücut yapısı ile bir çocuk, yüzüne bakarsınız kırış kırış. Yaşını sorarsınız ya 30 der ya 35. Açlıktan gelişememiş, bedeni çocuk gibi kalmış insanlarımız. Ayaklarda lastik ayakkabı benzeri bir şey veya yırtık pırtık lastik çizme. Kapalı yerde kokudan duramazsınız. Okullarda yama yapma öğretilirdi. Yırtık gezmek ayıp ama yamalı gezmek ayıp değil, gibi bir slogan da vardı. Siz Türkiye’nin bu feci durumunu hiç hesaba katmadan kalkmışsınız, ‘efendim Menderes şu kanunu çıkardı, yok bu kanunu çıkardı, ABD’ye imkânlar tanıdı, Türk halkına domuz eti yedirdi vesaire’ Önce sahaya inmek lazım, yukardaki acı tabloyu hesaba katmadan, uygulanan ekonomik politikaları eleştirmek hiçbir şey ifade etmez.
1945-49 yıllarında ülkemizin ekonomik durumu, böylesine içler acısı bir halde iken, 1944 yılında Milli Şef İsmet İnönü, Avustralyalı bir heykeltıraşa 1 milyon 290 bin lira karşılığında heykelini yaptırıyor. O zamanın parasıyla ödenen bu meblağ bir servet. Bu günkü Taksim Gezisinin adı İnönü Parkı yapılmış ve heykel buraya yerleştirilecek. Ancak 14 Mayıs 1950’de iktidar DP’ye geçince bu heykel çok tepki alıyor ve heykel İnönü parkındaki kaidesine bir türlü yerleştirilmiyor. Sonunda heykel devlet tarafından İnönü ailesine bağışlanıyor. Heykel bugün Taşlık’taki İnönü konağının bahçesinde bulunuyormuş. Kaide de gezi parkında senelerce durdu. İşte eleştirilecek bir konu size. Bakın Menderes’i de eleştirebilirsiniz ama asla hainlikte itham edemezsiniz.
Hiç düşünmüyor musunuz niye diye, 27 Mayıs Darbesinden 57 yıl geçti ve Türk halkı Menderes’i gitgide artan bir sevgi ve rahmetle anmakta. Üniversitelere, bulvarlara, hava limanlarına merhum Menderes’in adını koymakta. Her yıl Anıtmezarda rahmetliler Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan ve Adnan Menderes kitleler tarafından rahmetle anılmakta, dualar okunmakta, onlar için gözyaşı dökülmekte. Diğer taraftan 27 Mayıs’ı yapan o asi cuntanın adlarını bile kimse bilmez. Onlar kendilerine devrimci dediler ama Türk Halkı onlara isyancılar, işbirlikçiler dedi. Bu gün 27 Mayıs, dış mihraklı 15 Temmuz kanlı FETO darbe girişiminin geçmişteki bir varyasyonu olarak değerlendirilmektedir ve doğrudur. 
Köy enstitüleri konusuna gelince, bu konu da Menderes ve DP aleyhinde şiddetle istismar edilmiş bir konudur. Köy Enstitüleri, 1940 yılında Anadolu’nun okulsuz, öğretmensiz, sefil hali göz önüne alınarak düşünülmüş iyi niyetli bir uygulama. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç bu işle görevlendirilirler. Amaç köylerden ilkokul mezunu olmuş zeki çocukların bu enstitülerde yetiştirildikten sonra, yeniden köylere giderek öğretmen olarak çalışmaları. Bu öğretmenlerin köylerde hem okuma yazma öğretmesi, hem temel bilgileri vermesi, hem de bölgenin özelliklerine göre modern tarım tekniklerini öğretmesi bekleniyordu. Yöntem olarak da iş yaparken öğrenme, yani tatbiki bir teknik kullanılacaktı. Köy Enstitülerinin müfredatına bakıldığında din dersine hiç yer verilmediği görülür. Hedef kırsal kesimin kısa sürede kalkınması. Ancak Ankara’nın yollarının Polatlı’da bittiği, bir ilden diğer ile gitmenin bir macera gerektirdiği bir dönemde, yolu olmayan, elektriği olmayan, suyu olmayan, suyu göllerden, derelerden alan ve sağlık hizmetleri için Ankara, İstanbul, İzmir, Adana gibi şehirlere gitmek zorunda olan köylüyü bu proje ile iyice köyüne hapsetmek mahsuru düşünülmemişti. O dönemlerde tüm dünyada, özellikle dar gelirli çevrelerde etkili olan komünizm propagandası için de, köy enstitüleri çok uygun ortam oluşturuyordu. Ayrıca açlıktan midesi guruldayan köy çocuğuna keman çalmasını öğretmek de ironik oluyordu. Köy Enstitülerinin mekânı, yiyecek, içeceğe kadar tüm masrafları köylüye yükleniyor, zaten geçim sıkıntısı içinde olan köylü bu ilave masraflardan bunalıyordu ve enstitüleri külfet olarak görüyorlardı. Zaten savaş zamanı nedeniyle köylerdeki erkek iş gücü, yeniden askere alınmış, köylerde kadın, çocuklar ve yaşlılar kalmıştı. Enstitülerin kurulması için bu çocuk iş gücü gerekmekteydi. Köylülerin tek dayanakları olan çocuklarını enstitülere vermek istemeyeceklerini tahmin etmek zor değildir. Nitekim de öyle oldu. Zaten köylerin içinde bulunduğu sefaletten, sağlık hizmeti yetersizliği, salgın hastalıklardan dolayı, köylere gönderilen çok az sayıdaki öğretmenler de oralarda tutunamamaktaydılar.
1949 yılında Recep Peker kabinesinden sonra Şemsettin Günaltay kabinesi göreve gelmiştir. Recep Peker ve Şemsettin Günaltay sağcı ve otoriter bir yapıda idi. Enstitülerde komünizm propagandası yapıldığı dedikodusu sonunda, Köy Enstitülerinin kurucularından Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç görevlerinden alınmışlardır. Milli Eğitim Bakanlığına Tahsin Banguoğlu getirilmiştir. Banguoğlu döneminde 5541 sayılı yasa ile artık enstitülere yalnız köy çocukları alınması uygulamasından vaz geçilmiş ve 5210 sayılı yasa ile de ilkokullara din dersi konmuştur. Artık kasabalardan da çocuklar köy enstitülerine alınmaktadır. Zira bu uygulamanın köylü, şehirli gibi ayırımcı bir anlayışı da geliştirdiği görülmektedir. Sonuçta köy enstitüleri uygulaması 1946 yılından sonra CHP Hükümetleri tarafından adım adım bitirilmiştir. Zaten geliştirilememiş bir uygulamadır. Toplam 19 tane köy enstitüsü açılabilmiştir.
14 Mayıs 1950’de DP Menderes Hükümeti işe başladığı zaman köy enstitüleri körelmiş ve bir sorun halini almıştı. Rahmetli Menderes bu konuda bambaşka ve son derece akılcı, insanı bir yol takip etti. Bu yol topyekûn köyleri kalkındırma projesidir. Madem ‘Köylü milletin efendisidir’ ve o tarihte nüfusumuzun % 80’i köylerde yaşamaktadır. O halde köylere yol, su, elektrik, sağlık hizmeti, eğitim imkânı aksamadan ulaştırılmalıdır. Menderes devleti köylüden alan değil, köylüye veren bir anlayışa getirmiştir. Bu bağlamda öğretmen okullarında yetişen öğretmenlerin tüm köylere gitmeleri ve oralarda tutunmaları, başarılı olmaları sağlandı. Bu faaliyetler kusursuz muydu, mükemmel miydi? Elbette hayır ama eskiye nazaran tüm köylülerin sevgisini kazanacak bir seviyeye gelmişti.
DP ilk kabinesi Milli Eğitim Bakanı rahmetli Tevfik İleri döneminde, 27 Ocak 1954 tarihinde çıkartılan 6234 sayılı yasa ile sayıları yok denecek kadar azalmış ve atıl bulunan köy enstitüleri bütünüyle ilk öğretmen okullarına dönüştürülmüştür ve böylece Milli Eğitim alanında bulunan sancılı bir yara kapanmıştır. Ne kadar farklı değil mi? Menderes ‘köy enstitülerini kapattı’ ifadesi insafsız bir dezenformasyondan başka bir şey değildir.
Gelelim ekonomiye, tarıma. Türkiye 1945 yılından sonra Truman Doktrini çerçevesinde, Marshall Planı kapsamına alındı ve 1947 yılında da Türkiye, ‘Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası’ ve 1948 yılında da ‘Milletlerarası Para Fonu’na üye olmuştur. 1948- 1952 yılları arasında Türkiye’ye, Marshall Planı mucibince 352 milyon dolar yardım almıştır. 
1947 Mayıs ayında Türkiye’ye yapılacak yardımlar konusunda ön çalışma yapmak üzere bir araştırma heyeti, Türkiye’ye gelmiş ve bu heyet silahaltındaki Türk askerlerinin azaltılmasını istemiştir. Gerekçede kantite değil kalite şeklinde rapor edilmiştir. Bu rapor aynı zamanda bir şarttır. Bu rapora uyulduğu takdirde yapılacak yardım Temmuz 1947’de Ankara’da imzalanmış. Ancak sayısı azaltılan ordunun modernleştirmesi adı altında yapılan yardım Türkiye ekonomisinde hiçbir rahatlama sağlamamış.
16 Nisan 1948 günü Marshall Planında adı geçen 16 ülke Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatını kurmuştur. 4 Temmuz’da da Türkiye-ABD arasında ekonomik işbirliği anlaşması imzalanmış. Bu yardımlar alınırken 1948 yılında kurulmuş olan İsrail devleti de 1949 yılında Cumhurbaşkanı İnönü ve hükümetleri tarafından tanınmıştır.
Bu dönemde yayılmacı politikalar izleyen SSCB’nin tehditleri, ültimatomları başlamıştır. SSCB Doğu sınırının yeniden düzenlenmesini, tıpkı Batum gibi Kars ve Ardahan’ın kendilerine verilmesini ve daha beteri Boğazların yönetimine askeri güçle katılmak istemektedir. İnönü, Sovyetlere karşı kurulmuş olan Kuzey Atlantik Paktına girmek ister. Tek kurtuluş budur. Yoksa Ermenistan, Gürcistan, Dağıstan, Türki Devletler, Romanya, Bulgaristan vb. gibi Türkiye Sovyet işgaline uğramak tehlikesi altındadır. Sonradan NATO olacak olan, Kuzey Atlantik Paktı Türkiye’yi kabul etmez. Sebepte 2. Dünya Savaşında İnönü tarafından uygulanan kararsız, çekimser politikalar. Bu politikalar tüm hür dünyada Türkiye’yi itici, bencil bir konuma yerleştirmiş ve yalnızlığa terk etmiştir.
İşte böyle bir ortamda 14 Mayıs 1950 tarihinde, DP
‘Yeter!.. Söz milletindir’ 
sloganıyla, asker-bürokrat saltanatına karşı, bir halk hareketi olarak iktidara geldi. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başvekil Adnan Menderes ülkenin üzerindeki örtüyü kaldırdılar ve altından yoksulluk, sefalet, hatta açlık çıktı. Bir taraftan da amansız Rus ültimatomları devam etmektedir. Tarihimize 1945 kâbusu olarak geçen bu son derece kritik dönemden kurtulmak şarttır. 1 Ağustos 1950’de tekrar, NATO adını almış olan Kuzey Atlantik Paktına başvurulur ama nafile bu başvuru da ret edilir. Türkiye’nin sınır güvenliği son derece kritik bir noktadadır.
*
Aynı tarihte komünist Kuzey Kore, Güney Kore’ye saldırmış ve işgal ederek rejimini ithal etmek amacındadır. Olaya Birleşmiş Milletler müdahale eder ve hür dünyadan askeri yardım ister. Menderes son derece akılcı bir politika ile BM’nin yardım isteğine derhal olumlu cevap verir ve 25 Temmuz 1950 günü 4500 kişilik bir tugayı Kore’ye gönderir. Kahraman askerlerimizin Kore’deki inanılmaz başarılarının da etkisiyle hür dünyadaki Türkiye imajı olumluya doğru yüz seksen derece değişir. Menderes bu olayın akabinde de tekrar NATO’ya başvurur. Türkiye’nin imajı o kadar değişmiştir ki, 1 Ağustos 1950’de Türkiye’nin başvurusu Yunanistan ile birlikte hemen kabul edilir. 15-20 Eylül 1951’de Ottowa’da yapılan NATO’nun 7. Toplantısında Türkiye ve Yunanistan oy birliği ile NATO’ya girerler. Ertesi günü SSCB tehditleri, ültimatomları bıçak gibi kesilir. Adeta bir savaş kazanılmış ve ülkemizin sınırları güven altına alınmıştır. Kanaatimce yıllar sonra NATO askeri darbeler ve iç işlerimize karışılması bağlamında zararlı bir örgüt olmaya başlamıştır. Ancak her olay kendi zamanında ve şartlarında değerlendirilmelidir. O tarihte NATO’ya kabul edilmemiz büyük bir başarı olmuş ve Türkiye’yi işgal tehlikesinden kurtarmıştır.
*
İkinci Dünya Savaşı biteli 5 sene olmuş. Avrupa’da, özellikle Almanya’da taş taş üstünde kalmamış. Japonya ise Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarına ağlamakta, mağlup ve sefil vaziyette. 50 milyon insan ölmüş, daha fazlası sakat. O zaman için inanılmaz bir rakam. Ülkelerde erkek nüfus yok denecek kadar az. Birçok ülke sefalet ve açlık içinde, Türkiye’nin şartlarını da anlattım. Bu durumda ABD ile anlaşmak ve onlardan tarım ürünü alabilmek bir zaferdir. Yok, efendim ABD bizim tarımımıza karışıyormuş, bu teslimiyetmiş. Peki, o zaman Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi IMF’yi tüm borçları ödeyip gönderdiği zaman niçin hiç ilgilenmediniz Sinan Bey. Ayrıca domuz eti palavrası da çok yersiz. Siz aç kalın bakalım, domuz eti yermişiniz yemez misiniz. Gerçi dini inancınız var mı yok mu bilmiyorum, var olduğunu varsayıyorum. Ama rahmetli Menderes’i kötülemek için bu domuz eti kurnazlığını kullandığınıza göre, Kuran bilginiz eksik. Bakın Kuranı Kerim, Bakara Suresi, 173. Ayet ne diyor,
*
“O (Allah) size; ölüyü, kanı, domuz etini, Allah’tan başkası için kesileni haram kılmıştır. Ancak kim mecbur kalırsa, saldırmamak ve sınırı aşmamak şartıyla günah yoktur. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahim’dir.”  
*
Gördüğünüz gibi kutsal kitabımızın ayeti mecbur kalınırsa, yani açlık varsa domuz eti yenebilir, diyor. Kaldı ki, ABD’den gizlice domuz eti gelmez. ABD’de domuz eti yemeyen Yahudiler etkin mevkilerdedir, Müslüman siyahi çoktur. Ayrıca söz konusu dönemde Sovyet yayılmacılığına karşı Türkiye’nin önemi gitgide artmaktadır. Bahsettiğiniz o antlaşmanın altında Büyükelçi, Dışişleri Bakanı Melih Esnenbel’in imzası var. Anlaşmayı tekrar okudum.
*
“ZİRAİ MADDELER TİCARETİNİN GELİŞTİRİLMESİ VE YARDIMLAŞMA HAKKINDAKİ MUADDEL (değiştirilmiş) KANUNUN i. KISMI GEREĞİNCE TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ İLK AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ HÜKÜMETİ AKASINDA MÜNAKİT (akdedilmiş) ZİRAÎ EMTİA A NLAŞMASİ”
*
Bu günün şartları ile 1954’ü değerlendirmek çok yanıltıcı olur. Savaş bitmiş ancak daha  9 yıl geçmiş. Bu anlaşma bir zaruretti. Anlaşmadaki ürünler Türkiye’de yetiştirilebilirdi, diyorsunuz. İyi de sanayide el imalatı, tarımda karasaban ile nereye kadar? Sanayinin de, tarımın da, ticaretin de geliştirilmesi, çağdaşlaştırılması ve tüm Anadolu sathına, her köye yayılması gerekiyor. Menderes bu yüzden işe traktör alımı, üretimi ve silo yapımı ile başladı. Söz konusu anlaşmanın adı üstünde ‘Zirai Maddeler Ticaretinin Geliştirilmesi’ Tabi ki, yol gösterecekler. Ülkede 1954’de başlayan tarım üretimi patlaması başka nasıl olacak ki?
*
ABD üretim fazlasını Türkiye’ye gönderiyor, diyorsunuz. Hangi ülke üretim fazlası ile ticaret yapmaz ki? Türkiye ihtiyacı olan malları mı satıyor? Dünyadaki her ülke üretim fazlası malları için ticaret yapar. Kaldı ki ABD ile yapılan bu anlaşma Türk lirası mukabilidir. Anlaşma şartlarına göre, bu ticaretten tekevvün edecek (oluşacak) Türk liraları her iki memleketin de çıkarına kullanılacaktır. Pamuk yağı ve soya fasulyesi satışının navlun tutarının yarısı (gemiler ABD) Türkiye tarafından 2 sene sonra 1956’da ödenecek. Satılan malın dolar değeri 4 milyon dolar, ödeme lira. Ticaret sonunda ABD hesabına göre biriken liralar, ABD’nin istediği alanlarda sarf edilecek. O tarihte isterseniz kabul etmeyin, tepenizde SSCB. Bilakis eğer Menderes bir hain olsaydı bu anlaşmaları kabul etmez, Anadolu’daki aç çocukları düşünmez ve Türkiye’yi maceraya atardı.
*
Diyorsunuz ki, ABD kendisine düşman olan ülkelere mal satmamızı istemiyor. ABD’den alınan mallar kendi ihtiyacımız içindir, o malların başka ülkelere satışı söz konusu değil ve o malların ikinci sınıf olduğuna dair hiçbir ifade yok. Üretim fazlası mal, ikinci sınıf mal demek değildir. Soğuk Savaş dönemi başlamış ABD’nin Demirperde ülkeleri ile ticaret yapmamamızı istemesi gayet doğal. Biz PKK’ya silah verilmesini, gıda maddesi satılmasını ister miyiz? Bu günün penceresinde geçmişe bakılır ancak değerlendirmeler, yorumlamalar yaparken muhakkak geçmişin şartlarını göz önüne almak gerekir. O dönemde Türkiye’de kabul etmek lazım bir Amerikan hayranlığı da vardı. Meşrubat olarak sadece gazoz veya ayran içen, kot pantolon bile giymeyen bir ülke, Amerikan Coca Cola’sına, Bluejean’ine, Loafer (mokasen) ayakkabılarına, kokulu, mentollü sigarasına, viskisine, etkileyici kokulu crue cut biryantinine gıpta ile bakabilir. Bu gıpta da Amerikan filmlerinin de rolü çoktur. Bu yanlış eğilimi rahmetli Turgut Özal ithalatı tamamen serbest bırakarak önledi. Bir box sigara, 10 şişe Amerikan viskisi yüzünden hapis yatan insanlar vardı. Her şey elinin altında olunca, o şeylerin gizemi de ortadan kalkıyor. Merhumun rahmeti bol olsun.
*
Rahmetli Menderes dini siyasete alet etmiştir gibi bir ifadeniz var. Hayır Menderes elhamdülillah Müslümandı ve Müslümanlığın Türk halkı için önemini çok iyi biliyordu. Türk askeri Allah Allah diye düşmanla savaşır. Gazilik, şehitlik din orijinli kavramlardır. İstiklal Mücadelemizde de Anadolu halkının saltanat ve hilafetin korunması şeklinde motive edildiğini muhakkak bilirsiniz.
*
Tekrar konumuza, Menderes dönemine dönelim. 1956 yılında Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın ABD ziyareti gerçekleştirilmiştir. Bu ziyaret muhalefet tarafından son derece istismar edilmiş, Bayar ABD’ye para dilenmeye gitti diyecek kadar çarpıtılmıştır. Hâlbuki Bayar ABD’de elde ettiği bilgiler ve kredilerle ideallerinden biri olan, Orta Doğu’da hizmet verecek bir üniversite açılmasını sağlamıştır. Nitekim ODTÜ böylece hizmete girmiştir. Yine aynı seyahatte alınan yardım ve kredilerle Ereğli Demir ve Çelik Fabrikası’nın (Erdemir) fizibilitesi hazırlanmış ve Erdemir 11 Mayıs 1960 tarihinde resmen kurulmuştur. İnşaatının tamamlanması ve hizmete girmesi 15 Mayıs 1965 tarihidir. Dikkat ediniz 27 Mayıs Darbesinden 14 gün önce Erdemir gibi dünya çapında bir sanayi kuruluşumuzun temeli Bayar ve Menderes tarafından atılmıştır. Ama bu mutlu olay Yassıada’da ört bas edilmiştir.
*
27 Mayıs 1960 Darbesini yapanlar ve alkışlayanlar NATO’yu ne kadar eleştirseler de tarihi bir gerçeği saklayamazlar. 27 Mayıs’ın ilk tebliği NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız gibi ABD’ye, NATO’ya, CIA’ye bir mesajla biter. Yorumunu size bırakıyorum.
*
Sizin ihanet olarak nitelendirdiğiniz, tarımsal faaliyetler ve Menderes’in köylüyü kalkındırma politikası son derece somut bir gerçektir. Siz bu gerçeği yüz seksen derece çevirip anlatan darbeci bir kişinin etkisinde nasıl kalırsınız? Bakın size bazı rakamlar vereyim

Biçerdöver sayısı          = 1949            : 268                1960: 5.554
Mibzer Traktör            =          “          : 162                “     : 8.343
Traktör pulluğu            =          “          : 1.472            “    : 47.080
Traktör                        =         “           : 1.756            “   : 42.136

1950-60 arası 6.300 hektar ekili toprak alanı genişletilmiş, üretim artışı da % 123 olmuştur. 1950’den 1960’a gelindiğinde buğday üretimi % 118, Arpa üretimi % 81, pancar üretimi % 413 artmıştır. Bakın ABD’den ithal edilmiştir falan demiyorum, üretimi artmıştır, diyorum. Hayvancılıkta da büyük iyileşmeler görülmüştür.

Küçükbaş hayvan  =     1950   : 41.539                   1960       : 59.095
Büyükbaş hayvan  =        “       : 11.071                      “           : 13.575

Sinan Bey domuz etinden de bahsetmiyorum. Ha o dönemde Türkiye’de yaşayan Ermenilerin, Rumların, Helenlerin, Süryanilerin sayısı çoktu. Onlar için şarküterilere domuz eti, sosisi vesaire ithaller mutlaka olmuştur.
Menderes ve hükümetleri iktidarda bulundukları 10 yıllık sürede 40 bin km. karayolu yapmışlardır. 11 liman, 5 Havalimanı, silolar, 5 Termik Santral, 5 Büyük Baraj, Erdemir’in fizibilitesi, projeleri hazırlanmış, Ataş ve İpraş inşa halinde, 14 çimento fabrikası, 11 şeker fabrikası, hatta Boğaziçi köprüsü (15 Temmuz Şehitler Köprüsü) rahmetli Ulaştırma Bakanı Tevfik İleri’nin ideali idi ve başlanmak üzere iken 27 Mayıs darbesi yapıldı.
Bakın rahmetli Rıfkı Salim Burçak 1991 yılında neler yazmış (Prof. Dr. Rıfkı Salim Burçak, 27 Mayıs Üzerine Görüşler),

“Ama muhalefete göre memlekette yapılan şeyler vatana ve millete hizmet için değil, oy avcılığı için yapılmakta idi. Kalkınma için anlatılan şeylerin hepsi plansızdı, yanlıştı, bozuktu, eksikti, lüzumsuzdu… CHP hızlı kalkınma eserlerini milletimize işte bu suretle anlatıyor ve muhalefetin görevinin herşeyi ret ve inkar demek olduğunu sanıyordu. Bunca şeker fabrikasına ne ihtiyaç vardı? Pancar yetişmeyen yerlerde şeker fabrikası yapmanın anlamı neydi? Türkiye’nin ihtiyacının çok üstünde çimento fabrikası ve baraj inşa ediliyordu. Bu kadar çimento nerede kullanılacak, barajların üreteceği fazla enerji toprağa mı verilecekti? Çukurova’yı taşkından koruyacak, bölgeye elektrik dağıtacak ve o verimli toprakları sulayacak, bolluk ve bereket getirecek olan Seyhan barajı hakkında CHP’nin yaptığı propaganda unutulacak gibi değildir. Partinin genel sekreteri Kasım Gülek, Seyhan Barajını köstebeklerin deleceğini söylüyor ve Çukurova’yı suların istila edeceğini haber veriyordu. Böylece Seyhan Çukurova için refah ve saadet değil, felaket hazırlıyordu…” 
*
Günümüzde ‘Kanal İstanbul Projesi’, ‘Üçüncü Hava Limanı inşaatları için de hala birileri gereksiz, lüzumsuz, Ege’nin, Karadeniz’in dengesi bozulacak gibi eleştiriler yapmıyorlar mı? Bir tarafta yurt dışında, Almanya telaş içinde Franfurt Havalimanı ikinci plana düşecek, tüm transit hava geçişleri Türkiye’den yapılacak, büyük bir mali kayıp olacak diye baltalama hareketleri yaparken, CHP’nin başını çektiği birileri de aynı minval üzere gitmektedirler, çok yazık. Keza Kanal İstanbul Türkiye’ye gemi geçişleri için milyar dolarlar kazandıracakken bu muhteşem projeyi de aynı ekip baltalıyor. Hâlbuki Möntrö Antlaşmasıyla Boğazlarımızdan geçen ticari gemilerden hiçbir geçiş ücreti alınmaz ve tankerlerin ve şileplerin yarattığı kirlenme, tehlike hiç dikkate alınmaz.
Sinan Bey, DP’yi her zaman eleştirmiş, hatta sevmemiş ama hiç değilse biraz insaflı bir kalem Şevket Süreyya Aydemir Menderes’in ekonomi politikaları hakkında neler yazmış, kısa bir aktarma yapayım (ŞSA, Menderes’in Dramı, Sayfa 245),
*
“…İşte DP iktidarı bu alanda gerçek bir başarı kaydetmiş ve dedikodularına dalmazsak 1950’de 137.000 ton olan şeker üretimi, 1960’da 643.000 tona ve fabrika sayısı 15’e çıkarılmıştır. Bu büyük bir inşa başarısıydı. Çimento istihsali de gene 10 yılda 400.000 tondan 1.750.000 tona ulaştırıldı. Dokuma sanayi kapasitesi 1948’e bakarak 1950’de 105 iken, bu kapasite 1960’da 315’e ulaştı. Enerji üretimi aynı devrede 100’den 375’e yükseldi. Hülasa sanayi genel endeksi DP iktidarında 100’den 270’e çıktı. Bu arada mesela demir cevheri üretimi 100’den 475’e, çelik üretimi 230’a, bakır üretimi 103’den 235’e yükseldi. Hülasa Halk Partisi İkinci Dünya Harbinden sonraki inşa misyonunu adeta isteyerek Demokrat Partiye devretti…”
Günümüzde de yani 2017 yılında oturduğu yerden dünyanın parasını kazanan, paradan para kazanan, en ufak yatırım, üretim yapmayan faiz lobisi denilen bir kesim gözlerini adeta Marmaray’a, Avrasya Tüneli’ne, İzmit Körfez Köprüsüne (Osman Gazi Köprüsü), hızlı trenlere, Ovit tünellerine, yapılan 16,500 km bölünmüş duble yola, Karadeniz Sahil Yoluna, hava taşımacılığındaki inanılmaz gelişmelere, 72 ilin doğal gaza kavuşmasına, milli harp sanayimizdeki gelişmelere, sağlık sektöründeki somut iyileştirmelere vb. kapamış, bu dev yatırımlardan yararlanıyor ama 15 yıldır bir türlü gelmeyen bir şeriat teranesi tutturmuş her şeyi körü körüne eleştirmiyorlar mı? İşte bu zihniyet 27 Mayıs’a sebep olan zihniyettir.
Bakın CHP’nin ileri gelen yöneticilerinden Avni Doğan 27 Mayıs için ne demiş,
“İhtilali biz hazırladık, ordu yaptı…”   
Gerçekten de dış mihraklı 27 Mayıs 1960 Darbesi felaketinin alt yapısını, CHP ve İnönü hazırlamıştır. Hem de tamamen yalanlara dayanarak. Siz henüz dünyada yoktunuz, o zaman öyle dedikodular çıkarttılar ve zamanın tweet’i fısıltı gazetesi ile yaydılar ki, ne yazık ki başarılı da oldular. Bu inanılmaz gibi gelen ama ne yazık ki, o zamanın iletişim şartlarında etkili olan yalan haberlerden birkaç örnek vereyim.
“iktidar mensuplarının her biri devlet nüfusunu kullanarak servet sahibi olmuşlar, DP artık seçim yapmayacakmış, iktidar memleketimizin şeref ve namusunu koruyamamış kadınlarımızı ve kızlarımızı Amerikalılara peşkeş çekmişler, DP planlı bir şekilde dikta yönetimi kuruyormuş ve başkaları…”
Sizin değindiğiniz kanunlar ve bu kanunların çarpık yorumlanması bu yalanlar akımından başka bir şey değildir. Sinan Bey, darbeden sonra darbeciler hiç seçilmeden, mebzul maaşlar, bellerindeki tabancaları ile ‘Tabii Senatör’ olarak Meclis’e yerleşirlerken ‘27 Mayıs’ı öven, Bayar ve Menderes’i DP’yi yerin dibine batıran konuları içeren anlatımları okul ders kitaplarına soktular. Bu dersler 20 sene okundu ve bir neslin beyni yıkanmaya çalışıldı. Siz de bu anlatımların etkisinde gibi görünüyorsunuz. Bu darbeciler ve alkışlayıcıları bir de kanun çıkardılar ‘Tedbirler Kanunu’. Kanunun ana fikri şöyle, ‘Eğer 27 Mayıs’ı ima ile bile olsa eleştirirseniz veya Bayar, Menderes, DP’yi ima ile bile olsa överseniz 5 yıl hapis, para cezası’ Ne demokrasi değil mi? Sizin kitabından yararlandığını Haydar Tunçkanat ve darbeci arkadaşları yaptı bu işleri. Darbeye bir de devrim dediler. Rusya’da bir devrim oldu, Çarlık yıkıldı SSCB kuruldu, Fransa’da bir devrim oldu, krallık yıkıldı Cumhuriyet kuruldu, Anadolu’da da bir devrim oldu, Mustafa Kemal ve arkadaşları padişahlığı ilga ettiler Türkiye Cumhuriyetini kurdular. Allah aşkına 27 Mayısçılar ne yaptılar? Seçimle gelmiş meşru bir iktidarı silah zoruyla devirdiler, TBMM’nin kapısına kilit vurdular, adı ile hiçbir ilgisi olmayan Milli Birlik Komitesi diye bir komite kurdular ve yasama, yürütme, yargı bendedir, sıkıysa karşı gel dediler. Yüzlerce kişiyi Yassıada’ya tıktılar, uydurma bir mahkemede güya yargıladılar, işkence ile öldürdüler, astılar ve siz onları savunuyorsunuz dolaylı bile olsa. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Türkiye darbeler dönemine girdi. Tam manasıyla ABD’nin uydusu oldu. Bir inceleyin 27 Mayıs’ı yapan subayların alayı NATO münasebetiyle ABD’de eğitim almış, yetiştirilmiş subaylardır. ABD Menderes döneminde Türkiye’ye kredileri ve yardımları sonuna kadar kıstı ama bir de darbeden sonrasını inceleyin, ABD kredileri, hibeleri, yardımları Türkiye’ye yağdı. Darbe hükümetini de ilk ABD tanıdı. Hele Eminsular olayı tamamen ABD’nin isteğiyle olmuştur. 14.700 subayımızın 7 bini ve 300 general bir anda emekli edildiler. O noktada Türkiye’nin bir işgale uğramaması tamamen ABD güdümüne girmemiz sayesinde olmuştur. ABD, daha baştan Menderes’i istemedi, çünkü Menderes işe başlar başlamaz James Barker’ın Türkiye raporunu ve önerilerini rafa kaldırdı. Bu rapor, ‘sakın sanayileşme, tarım ülkesi kal’ der. Ama Menderes sanayileşmeye traktörlerle başladı. Ülkede açlık varken tarım ürünleri ihraç etmeye başladık. Siz bütün bu başarıları maşallah hava şartlarının yerinde gitmesine bağlamışsınız. Sinan Bey, 1961 ve 1965 seçimleri sonuçlarına bir zahmet bakıverin ve 27 Mayıs darbesinin arkasında Türk halkının da olmadığını hemen anlarsınız.
*
Sinan Bey, siz bir darbeci olan Haydar Tunçkanat’tan bir takım rakamlar, kanun isimleri ve yorumlar almışsınız. Bir darbeci olan ve kanaatimce 27 Mayıs’ın Türkiye’ye verdiği zararların, Yassıada zulmünün, cinayetlerinin, İmralı’daki infazların bilinçaltı da olsa vicdan azabını duyan bir darbecinin yazdıklarına kolayca inanmışsınız. Bu darbeciler eğer varsa vicdanlarını, ancak yaptıkları işi aklayarak ve ölümüne sebep oldukları kişileri suçlayarak rahatlatabileceğini düşünmüşler ve anı kitapları yazmışlardır. Gazeteci yazar Turhan Dilligil’in bir kitabında ‘Allahsız Gardiyan’ benzetmesi yaptığı Yassıada Kumandanı Yarbay Tarık Güryay’ın da bir anı kitabı var. ‘Bir İktidar Yargılanıyor’ adlı kitabında NAZİ subaylarını aratmayan bu acımasız darbeci, kendini babacan bir öğretmen gibi anlatmış, Yassıada’da çile dolduran Demokrat Partili tutukluları da afacan çocuklar. Kitabında Yassıada’daki Bizanslardan kalma zindanlardan, dövülerek zindana atılan, orada ölen insanlardan bahis yok. Bu bakımdan darbeyi darbecileri okuyarak değerlendiremezsiniz. 15 Temmuz Feto’cuları eğer başarılı olup, silah zoruyla ülkeyi ele geçirselerdi. Meşrulaşmak için her yola başvuracaklar, devirdikleri iktidarı suçlu göstermeye çalışacaklardı. İşte 27 Mayısçılarda kendi yaptırdıkları kanunlara dayanarak hiç seçilmeden, yüksek maaşlar ve bellerindeki tabancalarla Parlamentoya Tabi Senatör olarak yerleştiler. Ders kitaplarına 27 Mayısı öven, kendilerini kahraman devrimciler olarak gösteren, Bayar, Menderes ve DP Hükümetini ise hain olarak anlatan konuları soktular. Bu dersler 20 sene okutuldu, ta ki 1980 darbesinde kaldırılana kadar. Yani bir neslin beyni yıkanmaya çalışıldı. Bakın yine bir darbeci olan ancak nedamet getirmenin şerefini taşıyan Ahmet Er ne diyor. Domuz eti palavrasını falan bırakında lütfen objektif kalmaya çalışarak bunları değerlendirin. Ahmet Er,
*
“27 Mayıs sorgulanmalı, yargılanmalıdır. Çok geç kaldılar. O bir kartopu gibi yuvarlana yuvarlana kendinden sonraki dönemlerde ihtilallere ana unsur oldu (27 Mayıs adi bir hükümet darbesidir y.n.) O bakımdan 27 Mayıs’ın yargılanması devlet için, millet için hayırlı olur kanaatindeyim. 27 Mayıs’ı sorgulamada gecikenleri evvela yargılamalı. (program moderatörü, sizi de yargılamalı, diyor) Hiç şüphe yok, hiç şüphe yok…27 Mayıs’ta dediğim gibi Halk Partisine bağlı, bizzat İsmet Paşadan emir alan subaylar, biz 14’ler dediğimiz grubu yurt dışına sürmüşlerdir… Biz idamların olmaması için çırpındık ve karar aldık. Bu kararımızı rahmetli Türkeş Yeni Delhi’den Gürsel’e mektupla bildirdi ve idamlara karşı olduğumuzu kesin kes yazdı. O milli bünyemizde bir yara açmıştır… Bir gün Davut Paşa kışlasında tank tabur komutanı olan Orhan Erkanlı’yı ziyarete gittim. Odaya girdiğim zaman Erkanlı’nın iki sivil ile konuştuğunu gördüm. Ben odaya girer girmez konuşmayı kestiler. Erkanlı, Ahmet Bey yabancı değildir, konuşmaya devam edin, dedi. Onlar konuşmaya devam ettiler, ben yere oturdum. Konuşmaları aynen şöyleydi. Binbaşım Saraçhane’de sağcılarla solcuları, bu iki gençlik grubunu kavgaya tutuşturduk, kavga bütün şiddetiyle devam ediyor, diyorlar. Ve bu ifadeyi dedikten sonra da neşeleniyorlar… Konuşmaları bitti, müsaade istediler ve gittiler. Biz Erkanlı ile baş başa kaldık. Sayın Binbaşım, dedim, bu adamlar kimdir? Bunlar dedi, Halk Partisinin milletvekilleridir. Erkanlı devam etti, onlar ihtilale zemin hazırlıyorlar. Şimdi Halk Partililere soruyorum. Biz ihtilalin dışındayız, diyebilirler mi? İsmet Paşa yalnız mıydı? Halk Partililer 27 Mayıs’ın içindeydiler. Cumhuriyet Halk Partisi taraftarı subayları Afet İnan evinde topluyor, İsmet Paşa. Bu toplantı gizli yapılmış. Türkeş grubunun bundan hiç haberi yok. Cumhuriyet döneminde de yaşamış münevver bir hanımefendi, bir akademisyen. Atatürk zamanında da vardı. Orada toplanıyorlar. Bu toplantıda İsmet Paşa o komite üyelerine şunu teklif ediyor. ‘İktidarı bana teslim edin, size 6 senatörlük vereyim’ diyor. Toplantıya iştirak eden Albay Fikret Kuytak, MBK üyelerinden bir arkadaştı. Bu toplantıdan sonra geldi ve bana dedi ki, ‘Yüzbaşım bizi Afet İnan hanımefendinin evinde İnönü bizi topladı, iktidarı bana verirseniz, size senatörlük vereyim, dedi, altı, yedi tane. Oradakiler hepimiz bunu kabul ettik. Senin de bunu kabul etmeni istirham ediyorum, rica ediyorum, bu altı yıllık senatörlük esnasında hukuk fakültesini bitirir, avukatlık stajı yapar ve böylece hayatın teminat içinde devam eder gider, dedi. Dondum kaldım ve dedim ki, ‘Albayım, ne siz bana bu siyasi rüşveti teklif etmiş olun, ne de kulaklarım bunu duymuş olsun, dedim ayrıldım.
Gerçekten darbeden sonra yapılan 1961 genel seçimlerinde CHP Meclis’te azınlığa düşse de İsmet İnönü başvekil oldu ve darbeci Milli Birlik Komitesi üyeleri de ömür boyu senatör olarak Parlamentoya yerleştiler. Bunları anlatan darbeci, MBK üyesi Ahmet Er, darbenin mimarlarının mal varlığının da araştırılması için önemli bir noktaya dikkat çekiyor. 
Sayın Sinan Bey siz esas 27 Mayıs felaketinin üzerine gideceğinize, darbecilerin kitaplarını okuyor ve Türkiye’ye büyük hizmetleri olmuş, en azından Türk halkının ezici çoğunluğunun gönlüne girmiş rahmetli Menderes’in üzerine gitmeye kalkıyorsunuz. Sizin örnekleriniz marjinaldir. Aynı marjinal zihniyetin bazen hedefi Atatürk bile olur. Bakın Orhan Kınık diye bir zat Atatürk için neler yazıyor. Bu sözler Atatürk’e aitmiş,
“Biz ABD’nin Türkler için baştan sona yeni bir eğitim sistemi tesis etmesini istiyoruz. Dini eğitimden ayrılmış okullar, altı ve on altı yaş arasındaki bütün erkek ve kız çocuklar için zorunlu bir eğitim istiyoruz. 5 bin seçilmiş erkek ve kız çocuğunu ABD okulları ve üniversitelerine eğitim için göndermeyi istiyoruz.”         
Orhan Kınık belge olarak da İngiliz, ABD kaynaklarını kullandığını yazıyor.( J. G. Harbord, Mustapha Kemal Pasha and His Party" World's Work, Vol. XL, June 1920, s.11)
Orhan Kınık devam ediyor,
“Yabancı bir devlet senin eğitim politikanı belirliyorsa bu senin yarı sömürge olduğunu gösterir. Bu antlaşmaya imza atan milli şef İsmet Paşadır. Menderes imzalasaydı demediğinizi bırakmazdınız.
*
Türkiye’yi küçük Amerika yapmak isteyen aslında Mustafa Kemal Paşa ve Mustafa İsmet Paşadır.
Sivas'ta başlayan manda talebi Chester antlaşmasıyla ilk nüvesini vermişti. 1947 yılında önerilen 1948-1951 yılında yürürlükte olan Marshall yardım planı ve hala yürüklükte olan Fulbright eğitim antlaşması yarım kalan mandacılığı tamamlama projesidir.”
Şimdi ben içeriğini asla kabul etmediğim bu örneği neden verdim? Birazcık olsun empati yapasınız diye. Verdiğim örneğin sadece Mustafa Kemal Paşa ile ilgili kısmının içeriğine kızdınız, kabul etmediniz, yanlış dediniz hatta isyan ettiniz değil mi?. İşte Sinan Bey bizde, Türk halkının ezici çoğunluğu da sizin Menderes hakkında yazdıklarınızı asla kabul etmedik, ezan konusundan dolayı özellikle kurnazca domuz eti çarpıtmasını yapmış dedik kızdık ve hatta isyan ettik, bilesiniz. Yazımı bitirmeden size Menderes hakkındaki bir yanılgınızı daha hatırlatayım. Rahmetli, ‘Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz’ şeklinde bir cümle kullanmamıştır. Bu cümle de, Menderes hakkında yıllardır üretilen çarpıtmalardan biridir. 1955 DP grup toplantısında, Menderes milletvekillerine, onları onure etmek amacıyla, ‘Siz isterseniz Anayasa’yı bile değiştirebilirsiniz’ demiştir. Ancak ertesi günü zamanın basını cümleyi çarpıtarak yayımlamış. O tarihteki Zafer ve Vatan gazetelerini bulabilirseniz işin aslını öğrenmiş olursunuz. Ayrıca gazeteci, yazar Tekin Erer, ‘On yılın Mücadelesi’ adlı kitabında konuyu anlatıyor, 2. Cilt sayfa 260-61
Hasan Emre Oktay
2017, Fenerbahçe  
Sinan MEYDAN
***
(*) MENDERES'İN TARIM İHANETİ
(Menderes Müslüman Türk İnsanına Domuz Eti/Yağı Yedirdi Mi?") Atatürk'ün Tarım Devrimi
Atatürk’ün Tarım Devrimi, İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, Halkevleri ve Köy Enstitüleri projeleriile Türkiye’de modern tarım ve hayvancılık gelişmeye başlamıştır. Çok kısa bir süre önce dışarıdan alınan birçok tarım ürünü Türkiye’de Türk köylüsü tarafından üretilip yurt dışına satılmaya başlanmıştır. Türkiye, Atatürk’ün "akıllı projeleriyle" şekillenen çağdaş, "ulusal" ve "bağımsız" tarım ve hayvancılık politikaları sonunda çok kısa bir sürede kendi kendine yetebilen bir ülke haline gelmiştir. Kendi kendine yeten Türkiye, ülkeleri borçlandırıp kendine bağımlı kılan emperyalizmi rahatsız etmiştir.(Atatürk'ün Tarım Devrimi için Bkz. Sinan Meydan, Akl-ı Kemal-Atatürk'ün Akıllı Projeleri, C.2).
ABD’nin Türk Tarımını Bitirme Projesi, Menderes ve DP
1950’de iktidara gelen Demokrat Parti (DP) ekonomik alanda liberal politikalar izlemiştir. Avrupa Ödeme Birliği’negiren Türkiye 1950 yılının son baharında üye devletlerle olan ticaretini büyük oranda serbest bırakmıştır. Türkiye, 1950-1953 yılları arasında iyi hava şartları, tarım arazisinin genişletilmesi, Kore Savaşı’nın yarattığı olumlu hava sayesinde dünyanın sayılı tahıl ambarı ülkelerinden biri durumuna gelmiştir. Türkiye’nin tarımdaki bu başarısı Türkiye için “ABD yardımını en etkili kullanan ülke” yorumlarının yapılmasına yol açmıştır.
Ancak zaman içinde Türkiye’de tarım arazisinin genişlemesinin durması, hava şartlarının kötü gitmesi ve dünyanın da normal şartlara dönmesiyle tarım üretimi azalmaya başlamıştır. DP’nin uyguladığı “serbest piyasa rejimi” başarılı olamamış ve dış ticaret büyük oranda açık vermiştir. Ekonomik şartlar ağırlaşıp dış borçlar artınca DP 1954’te dış ticarette bazı kısıtlamalara gitmiştir.
İki yıl kadar önce “ABD yardımını çok iyi kullanan ülke” diye alkışlanan Türkiye, 1955’ten itibaren ABD’den tarım ürünü satın almak için çok ağır şartlarda anlaşmalar imzalamak zorunda kalmıştır.
Menderes'in Tarım İhaneti
1955-1956 yılları arasında Türkiye ile ABD arasında imzalanan “tarım anlaşmaları” Türk tarımının gelişmesini önlemiş ve ABD tarım ürünlerine Türkiye’de her yıl genişleyen pazar açmayı amaçlamıştır.
İhanet 1:
12 Kasım 1956 tarihli “Zirai Maddeler Ticaretinin Geliştirilmesi ve Yardımlaşma Hakkındaki Muaddel Amerikan Kanunu"nun I. Kısmı Gereğince Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile ABD Hükümeti arasında "Münakit Zirai Emtia Anlaşması” imzalanmıştır. Bu anlaşma ABD’nin Türk tarımını bitirme projesinin en önemli ayaklarından birini oluşturması bakımından dikkat çekicidir:
ABD, yardım adı altında 12 Kasım 1956 tarihli bu anlaşma ile kendi ihtiyaç fazlası olan buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve sığır eti, don yağı ve soya yağı gibi tarımsal ve hayvansal ürünleri Amerikan gemileriyle Türkiye’ye taşıma ücretiyle birlikte 46.3 milyon dolar karşılığında Türkiye’ye verecektir.
Türkiye, 12 Kasım 1956 tarihli bu anlaşmaya ek olarak 25 Ocak 1957 tarihli başka bir “tarım anlaşmasıyla”ABD’den şu tarım ürünlerini satın alacaktır: Buğday, arpa, mısır, konserve sığır eti, peynir, süt tozu, pamuk tohumu, soya fasulyesi yağı… Bu ürünler Türkiye’ye taşıma ücretiyle birlikte 19.40 milyon dolara verilecektir.
12 Kasım 1956 tarihli anlaşmaya göre adı geçen tarımsal ve hayvansal ürünleri ABD aşağıdaki bağlayıcı şartlarla Türkiye’ye verecektir:
Türkiye’ye satılan Amerikan tarım ürünleri fazlası, Amerika’nın aynı malların alıcısı bilinen pazarlara ve Amerika’nın düşman tanıdığı ülkelere satılmayacak ve yalnız Türkiye’nin iç tüketimi için kullanılacaktır.
Bu anlaşma ile Türkiye’de satılacak malların dünya mahsul piyasa fiyatları üzerinde tesir yapmaması için dünya piyasası üzerinden fiyat tespit edilecektir.
Türkiye’nin yetiştirdiği ve anlaşmada adı geçen veya benzeri mahsullerin Türkiye’den yapılacak ihracatı, Amerika tarafından kontrol edilecektir.
Amerikan tarım ürünleri fazlası Türk lirası ile satın alınacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’na yatırılacak olan Türk liraları ABD Hükümeti tarafından kullanılacaktır.
Türk ve Amerikan Hükümetleri, Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini artırmak ve geliştirmek için devamlı gayret sarf edeceklerdir. Her iki hükümet, bu anlaşmanın uygulanmasında özel teşebbüs sahiplerinin etkili bir biçimde rol oynaması için ticari şartlar sağlayacaklardır.
Anlaşmanın dikkat çekici yönlerini şöyle değerlendirmek mümkündür:
ABD yardım adı altında Türkiye’ye kendi ihtiyaç fazlası tarımsal ve hayvansal ürünleri satacaktır. Yani Türkiye’ye satılan ABD ürünleri ABD tüketicisinden arta kalan ikinci sınıf ürünlerdir.
ABD Türkiye’ye, buğday, arpa, mısır, konserve sığır eti, peynir, süt tozu, pamuk tohumu, soya fasulyesi yağı satacaktır. Bu ürünlerin neredeyse tamamını veya eş değer başka ürünleri Türkiye’de yetiştirmek mümkündür.
Türkiye ABD’den satın aldığı tarımsal ve hayvansal ürünleri ABD’nin düşmanlarına satmayacak, sadece kendisi tüketecektir. Yani Türkiye parasını vererek satın aldığı ikinci sınıf ABD ürünlerini ABD’ye sorarak tüketecektir. Bunun adı bağımlılıktır.
Türkiye’nin yetiştirip ihraç edeceği tarım ürünlerini ABD kontrol edecektir. Yani ABD’nin “üretmeyin” dediği tarım ürünleri üretilmeyecek, “satmayın” dediği tarım ürünleri ihraç edilmeyecektir. Bunun adı sömürülmektir.
ABD’nin ikinci sınıf tarım ürünlerine Türkiye milyonlarca dolar ödeyecektir. Bunun adı ABD yardımı değil, ABD kazığıdır.
Türk ve Amerikan Hükümetleri “Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini artırmak ve geliştirmek için” devamlı gayret sarf edeceklerdir. Her iki hükümetin gayret sarf edeceği nokta dikkat çekicidir: “Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini arttırmak!” Amerikan Hükümeti’nin  bu yöndeki gayretini anlamak mümkündür, ancak Türk Hükümetinin bu yöndeki gayretini anlamak mümkün değildir. Türk Hükümeti, “Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini arttırmak için” değil, “Amerika’dan alınan tarım ürünlerini Türkiye’de yetiştirmek için” gayret sarf etmelidir.
Bu anlaşmayla ilgili "Gizli Anlaşmaların İçyüzü" adlı kitabın yazarı Haydar Tunçkanat’în şu değerlendirmeleri çok önemlidir:
“Bu anlaşmada taraf olan bağımsız Türk devletinin hükümeti, bu ağır şartları reddetmediği gibi Amerika’nın dünya piyasa fiyatları üzerinden vereceği buğdayın cinsini, niteliklerini, ne zaman ve nerede teslime dileceğine ait, böyle alışverişlerde normal sayılabilecek şartları dahi ileri sürmüyor. % 98’i Müslüman olan Türk halkının İslam usullerine göre kesilmeyip, öldürülerek kanı akıtılmayan, dondurulmuş veya konserve etlerin Türk halkına yedirilmesi için, Türkiye’ye sevk edilecek dondurulmuş veya konserve etlerin İslam usullerine göre kesilmiş olması şartını dahi anlaşmaya koydurmuyor veya aklına dahi getirmiyor
Yine bu anlaşma ile satın alınarak sabun yapımında kendi ürünümüz zeytinyağının yerine kullanılacak olan don yağının içinde domuz yağının bulunmaması şartı da anlaşmaya konulmuyor. Halkın temiz dinsel duygularına gerçekte bir değer vermeyen DP iktidarının, halkın bu duygularını sadece kendi çıkarları ve siyasi iktidarlarının sürdürülmesi için nasıl sömürdüklerini bu örnekler gün ışığına çıkarmaktadır.
Kendi öz ürünümüz zeytinyağının sabun yapımında kullanılmasını bir kararname ile yasaklayarak onun yerine Amerika’dan satın alınan domuz karışımı don yağının kullanılması mecburiyetini getiren DP Hükümeti, Amerika’ya Pazar olma uğruna Türk zeytinyağı üreticilerini de açlığa ve yoksulluğa mahkum ediyordu. Türkiye’de pazarı olmayan Amerikan don ve soya yağlarına pazar açmakla hükümet Türkiye’nin ve Türk halkının çıkarlarına aykırı olan bu anlaşmanın uygulanmasına geçiyordu. Zengin Amerikan çiftçisinin daha zenginleşmesi için Türkiye’nin de sömürülmesi zorunluydu ve bunun için de yoksul Türk çiftçisi, zeytincisi kendi hükümeti eliyle yoksulluğa itiliyordu.
Türk tarım ürünlerinin iç piyasadaki fiyatlarının dünya piyasalarındaki fiyatlara denk olduğu kabul edilse dahi Amerikan tarım ürünleri Türkiye’ye ithal edilirken Türk kanunlarına göre alınacak gümrük vergisi, özel idare ve belediyelere ait vergiler, resim ve harçlar, sundurma ve antrepo ücretleri, rıhtım resmi ve rıhtım ücretlerinden muaf tutulmuştur. Yerli ürünlerimizi ve Türk üreticisini korumak için kanunlarla konulmuş olan bu vergiler Amerikan tarım ürünlerinin Türkiye’ye ithalinde de alınmış olsaydı hem Türk Hükümeti vergi alarak gelirini arttıracak, aynı zamanda Amerika’dan ithal edilen bu ürünlerin fiyatları da artacağından aynı veya benzeri Türk ürünleriyle Türkiye’de rekabet edemeyeceklerdi. Amerika bu ürünlerin fiyatlarını kendi çıkarı için dünya piyasa fiyatlarının altında  Türkiye’ye vermeyeceğine göre en kestirme yol bu ürünlerin Türkiye’ye girişinde gümrük vergisi, diğer harç ve resimlerden muaf tutulmasıdır. Amerika’nın PL 480 sayılı kanuna göre yapılan bu ithalatta Amerika’dan ithal edilecek malların sürümünü arttırmak ve bunlara duyulan ihtiyacı geliştirmek amacıyla ‘emtianın memleketimize girişinde maliyetini arttırıcı herhangi bir tesire maruz kalmayarak, en ucuz şekilde ihtiyaç sahiplerinin istifadesine arzı zaruri bulunmaktadır’ gerekçesiyle 6969 sayılı kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçirilmiş ve Amerika’nın anlaşmada öne sürdüğü şartlara uyularak önemli bir engel daha kolaylıkla aşılmıştır. Ancak bu kanunda Amerikan üreticisi himaye edilirken Türkiye’nin buğday, yağlı tohumlar, et, süt, peynir ve zeytinyağı üreticilerinin nasıl korunacağı ve yaşayacağı düşünülmemiştir. Amerikan tarım ürünlerine tanınan bu imtiyazlar karşısında yerli üretimin azalması, Amerikan tarım ürünleri ithalatıyla karşılanacaktır. Amerika tarım emtiasına tanınan imtiyazlar karşısında Türk ürünleri elbette rekabet edemezdi. Amerikan üreticisi, kendi devletinden başka Türk Hükümeti’ni de kendi arkasına almıştı.
Türk halkının çıkarları yerine Amerika’nın Türkiye’deki pazarlarını genişletme ve geliştirme politikasını bu anlaşma ile kayıtsız şartsız kabul eden bir iktidar Türk tarımı ve Türk üreticisini Amerikan çiftçisinin refahı uğruna bir çıkmaza ve felakete sürüklüyordu.”
Amerika’nın Türk tarımını bitirme projesi, 12 Kasım 1956 tarihli anlaşma ve bu anlaşmaya ek 25 Ocak 1957 tarihli anlaşma dışında, 20 Ocak 1958 tarihli anlaşmayla devam etmiştir.
İhanet 2:
DP Hükümeti’nin Türkiye adına ABD Hükümeti ile 20 Ocak 1958 tarihinde imzaladığı “Tarım Ürünleri Anlaşması”nın belli başlı maddeleri şunlardır:
Bu anlaşmaya göre Amerika Türkiye’ye şu ürünleri satacaktır: Buğday, yem, soya fasulyesi veya pamuk yağı, tereyağı, yağlı süttozu, peynir, yağsız süttozu…Türkiye bu ürünler için taşıma masrafları da dahil 46.8 milyon dolar ödeyecektir.
Aynı anlaşmanın 2. maddesinin 1 (b) kısmında Türkiye 7 milyon doları Türkiye’deki iş hayatının geliştirilmesi amacıylaTürkiye’deki Amerikan firmaları ile bunların ajansları, teşekkülleri veya şubelerine, Amerikan zirai maddelerinin kullanılması ve tevziine yardım etmek amacıyla Amerikan firmalarıyla Türk firmalarına verilecektir.
Anlaşmanın 104 (e) bölümünün son paragrafına göre Amerika’dan alınacak mallardan Türkiye’nin borçlanarak alacağı veya Türkiye’de bu krediden yararlanacak Amerikan yerli ve yabancı firmalarının ihracata yönelmelerine imkan yoktur.Haydar Tuçkanat’ın değerlendirmesiyle: “Amerika’nın mutad pazarlarına zarar vermeksizin Türkiye’deki Amerikan tarım fazlası ürünlerine olan ihtiyacı ve istekleri artıracak yatırımlara yönelmektir. Türkiye’de hiç pazarı olmayan ve Türk halkı tarafından kullanılmayan soya yağı ve bugün (o gün) Türkiye’de üretilen ayçiçeği yağı, pamuk ve zeytin yağlarıyla kolayca rekabet edebilmekte, süt tozu okullarda çocuklara zorla içirilerek alıştırılmakta, soya fasulyesi ekimi ise kasten baltalanmaktadır.”
20 Ocak 1958 tarihli anlaşma’nın sonunda aynı tarihli ve 1755 sayılı Amerikan Hükümeti’nin bir notası yayımlanmıştır.
Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Fletcher Warren’den Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya gönderilen nota ABD’nin Türk tarımını bitirme projesinin en somut adımlarından biri olması bakımından çok dikkat çekicidir.
İki maddelik bu Amerika notasında, Amerika Türkiye’den şu isteklerde bulunmuştur:
"a) 1957 mahsulünden yumuşak buğday veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar diğer herhangi bir yumuşak buğdayı ihraç etmekten kaçınmayı,
b) 1957 mahsulünden veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar sert buğday ihracatını asgari bir seviyede tutmayı ve bu devre zarfında vuku bulacak her sert buğday ihracatını Türkiye’nin kendi kaynaklarından finanse edilecek muadil miktardaki buğday mübaayatı ile telafi etmeyi taahhüt etmektedir.
Ekselansınızın Hükümetinin, yukarıda izah edilen anlayışla mutabık bulunduğunu bildirdiğiniz taktirde müteşekkir kalacağım.
En seçkin saygılarımın kabulünü rica ederim Ekselans...”
Amerika Büyük Elçisi Fletcher Warren’in bu notasına Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 20 Ocak 1958 tarihinde şu yanıtı vermiştir:
“ (…) İşbu anlaşmayı (20 Ocak 1958 tarihli anlaşma) imza etmekle Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti:
a) 1957 mahsulünden yumuşak buğday veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar herhangi bir yumuşak buğdayı ihraç etmekten kaçınmayı ve
b) 1957 mahsulünden veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar sert sert buğday ihracatını asgari bir seviyede tutmayı ve bu devre zarfında vuku bulacak her sert buğday ihracatını Türkiye’nin kendi kaynaklarından finanse edilecek muadil miktardaki buğday mübaayatı ile telafi eylemeyi taahhüt etmektedir.
Ekselansınızın, Hükümetimin yukarıda izah edilen anlayışla mutabık bulunduğunu bildirdiğiniz taktirde müteşekkir kalacağım.
En derin saygılarımın kabulünü rica ederim ekselans…”
12 Kasım 1956 tarihli anlaşmanın 4. maddesinin 4. bölümünde Türkiye’nin tarım ürünleri ihracatının ABD tarafından kontrol edileceği kabul edilmişti. 20 Ocak 1958 tarihli ABD notasının resmi gazetede yayınlanmasıyla Türk dış ticaretinin ABD kontrolüne girmesi resmen kabul ve ilan edilerek uygulamaya konulmuştur.
Amerika Türkiye’ye “1 Ağustos 1958 tarihine kadar buğday ihraç etmeyeceksin!” diyor, Türkiye “Başüstüne Ekselansları!” diyerek buğday ihraç etmiyor…
Amerika Türkiye’ye “Eğer bu yasağa uymazsan ihraç ettiğin buğday kadar Amerikan buğdayını kendi kaynaklarından finanse edeceksin” diyor, Türkiye “Başüstüne Ekselansları!” diyerek bu cezayı kabul ediyor…
Amerika Türkiye’nin belirttiği tarihler arasında buğday satışını yasaklamıştır, çünkü Amerika’nın buğday satışı için belirli pazarlardan istekler bu tarihlerde yapılacaktır. Eğer Türkiye bu yasağa uymayıp buğday satarsa, sattığı buğday kadar Amerikan buğdayını satın alacaktır. Amerika her şekilde kazanacak, Türkiye ise her şekilde de kaybedecektir. “Amerika, kendi çıkarlarını korumak için Bağımsız Türk Devletinin Hükümetine, kabul edilmesine imkan olmayan bir teklifi getirebiliyor da Türk Hükümeti bunu geri çevirmiyor.”
Tarım İhaneti 60'larda da Devam Etti
1950’lerde Türk tarımını bitirme projesini başarıyla hayata geçiren ABD, projenin kalan parçalarını 1960’larda tamamlamaya devam etmiştir. Örneğin, 24 Şubat 1963 tarihli “Zirai Maddeler Ticaretinin Geliştirilmesi Hakkındaki 161 Milyon Dolarlık İkili Anlaşma” ile ilgili olarak ABD Türkiye’ye 24 Eylül 1963 tarihinde, 11513 sayılı resmi gazetede yayımlanan bir nota vermiştir.
Tarım ürünleri anlaşmasının bir parçası olarak verilen notanın I. bölümünde ABD Türkiye’nin zeytinyağı ihracatını 1 Kasım 1962-31 Ekim 1963 tarihleri arasındaki 12 aylık dönemde 10.000 tonla sınırlamıştır. Eğer Türkiye’nin bu dönemdeki zeytinyağı ihracatı ABD’nin izin verdiği miktarı aşarsa Türkiye kendi dövizi ile ABD’den aynı miktarda nebati yağ satın alarak cezalandırılacaktır. Türkiye’nin böyle bir gücü olmadığı için ihtiyaçtan fazla zeytin yağı dışarıya satılmayacak, fiyatlar düşecek, zarar eden üretici hem fakirleşecek, hem de ürününü satamadığı için üretimden vazgeçip, zeytin ağaçlarını kesip kışlık odun olarak yakacak ve işçi olarak ya İstanbul’a ya da Almanya’ya gidecektir. Türkiye’nin zeytin yağı üretiminin artarak dışarıya satılması Amerikan nebati yağlarının satışını etkileyeceği için ABD kendi ticari çıkarlarını korumak için Türkiye’nin ticari çıkarlarını baltalamıştır. ABD, Türk tarımına ve ticaretine büyük bir darbe vurmuştur.
ABD’in isteği sonunda 1963,1964 ve 1965 yıllarında Türkiye’nin nebati yağlar ve yağlı tohumlar ihracatı azaltılmış ve 6.400 tonu geçmemiştir. Yağlı tohumlar ihracatının zeytin yağı ihracatıyla birlikte yıllık 6400 tonla sınırlandırılması, pamuk ve ayçiçeği gibi yağlı tohum veren bitkilerin ekimini de etkilemiş ve Amerikan soya yağı Türkiye içinde ve dışında alıp başını yürümüştür.
Notanın 2. bölümüne göre Türkiye’ye satılacak Amerikan buğdayının ithali ve kullanılması sırasında Türkiye buğday ihraç edemeyecektir.
Notanın 3. bölümünde Amerika’dan satın alınacak tarım ürünleri için Merkez Bankası’na yatırılacak Türk Lirası’nın Amerikalılar tarafından nasıl kullanılacağı anlatılmıştır.
ABD’nin sömürge ülkelerinde bile benzerine az rastlanabilecek bir küstahlıkla ve cesaretle “bağımsız” Türkiye Cumhuriyeti’nin seçilmiş hükümetine sunduğu bu nota Atatürk’ten sonra Türkiye’nin yeniden emperyalizmin pençesine düştüğünü göstermektedir.
21 Şubat 1963 tarihli Amerikan Hükümetinin notasına Türk Hükümeti aynı tarihli, 252.21 dosya numaralı ve 3125 sayılı karşı notasında şu yanıtı vermiştir:
“Aşağıda metni kayıtlı 21 Şubat 1963 tarihli mektubunuzu almakla şeref duyarım”  cümlesinden hemen sonra Amerikan notası aynen verilmiş ve Türk notası şöyle bitirilmiştir:
“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin yukarıdaki hususlar üzerinde mutabık olduğunu bildirmekle şeref duyarım.
Ekselanslarından en derin saygılarımın kabulünü rica ederim. Muhlis Efe.”
“Bağımsız” Türkiye Cumhuriyeti’nin seçilmiş Türk Hükümetinin ABD Hükümetine verdiği bu yanıt, Atatürk’ten sonra Türkiye’yi yönetenlerin Türkiye’yi yeniden “bağımlı” bir ülke haline getirdiklerini göstermektedir.
Menderes Müslüman Türk İnsanına Domuz Eti/Yağı Yedirdi mi?
Türkiye'yi kelimenin tam anlamıyla her bakımdan ABD emperyalizminin pençesine bırakan Menderes, bilindiği gibi siyasi gücünü din istismarı ve köylü-çiftçi odaklı söyleminden almıştır. Ancak aynı Menderes, bir taraftan Atatürk'ün Türkçe okuttuğu ezanları yeniden Arapça okutmayı "dine dönüş" olarak adlandırıp, milletvekillerine "Siz isterseniz Hilafeti bile getirebilirsiniz?" derken, diğer taraftan Türkiye'de hiçbir dönemde olmadığı kadar (Bu AKP dönemi hariç) kilise açmış, yüzlerce tarihi camiyi buldozaerle yıkmıştır. Aynı Menderes bir taraftan radyoda mevlit okuturken, diğer taraftan ABD ile imzaladığı "tarım anlaşmaları" sonunda Müslüman Türk insanına domuz eti, domuz yağı yedirmiştir!
Şöyleki: Menderes'in DP'sinin 1950-1960 arasında ABD ile imzaladığı tarım anlaşmalarında Türkiye'nin ABD'nin kalmışdon yağını ve konserve etlerini de aldığı belirtilmiştir. Ancak bu yağların ve etlerin ne eti olduğu konusunda en ufak bir açıklayıcı madde ve bilgi yoktur anlaşma metinlerinde. Yani "Müslümanlığı kurtarmış olmakla" övünen Menderes ABD'den aldığı kalmış don yağı ve konserve etlerin arasında domuz eti olup olmadığını merak edip sormamıştır.
Haydar Tunçkanat, bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: "....Bu anlaşmada taraf olan bağımsız Türk devletinin hükümeti, bu ağır şartları reddetmediği gibi Amerika’nın dünya piyasa fiyatları üzerinden vereceği buğdayın cinsini, niteliklerini, ne zaman ve nerede teslime dileceğine ait, böyle alışverişlerde normal sayılabilecek şartları dahi ileri sürmüyor. % 98’i Müslüman olan Türk halkının İslam usullerine göre kesilmeyip, öldürülerek kanı akıtılmayan, dondurulmuş veya konserve etlerin Türk halkına yedirilmesi için, Türkiye’ye sevk edilecek dondurulmuş veya konserve etlerin İslam usullerine göre kesilmiş olması şartını dahi anlaşmaya koydurmuyor veya aklına dahi getirmiyor
Yine bu anlaşma ile satın alınarak sabun yapımında kendi ürünümüz zeytinyağının yerine kullanılacak olan don yağının içinde domuz yağının bulunmaması şartı da anlaşmaya konulmuyor. Halkın temiz dinsel duygularına gerçekte bir değer vermeyen DP iktidarının, halkın bu duygularını sadece kendi çıkarları ve siyasi iktidarlarının sürdürülmesi için nasıl sömürdüklerini bu örnekler gün ışığına çıkarmaktadır..."
Bugün Atatürk'ü ve İnönü'yü "din düşmanlığıyla" suçlayan görevli tarihçiler ve açılımcı siyasiler, idam edildiği için "mağdur edebiyatı" yapıp ballandıra ballandıra anlattıkları, yücelttikleri, "Müslümanlığa büyük hizmet etmiş bir siyasi lider" diye tanıttıkları Menderes'in bu ABD DOMUZLARI meselesinden hiç söz etmemektedirler?
Menderes 
Time'a kapak olmuştu...
Sözün kısası şu ki:
Türkiye 1950’lerde ve sonrasında ABD’nin gerçek anlamda bir sömürgesi durumuna getirilmiştir. Atatürk’ün “milletin efendisi” olarak adlandırıp her bakımdan kalkındırmaya çalıştığı Türk köylüsü zaman içinde bitirilmiş, bir zamanlar kendi kendine yeten Türk tarımı baltalanmış, kendi buğdayını, kendi pamuğunu, kendi zeytin yağını, kendi sığırını üretip ihraç etmesine izin verilmeyen Türkiye, Amerikan buğdayına, Amerikan soya yağına, Amerikan pamuk tohumuna, Amerikan konserve sığır etine mahkum edilmiştir.
Yani özetle: Menderes ve DP'si, bir taratfan din istismarı yaparken diğer taraftan dine aykırı uygulamalara imza atmış, diğer taraftan köylüye, çiftçiye yönelik bir söylemle oy toplarken köylüyü ve çiftçiyi ABD köylüsüne ve çiftçisine kurban etmiştir. Görülen o ki, Menderes ve DP'si döneminde köylü çiftçi, kazanmıştır, ama bu kazanan köylü ve çiftçiler ABD köylüsü ve çiftçileridir. Ah ah...
Bu bölümü, Haydar Tunçkanat’ın 1969’da yayınlanan “İkili Anlaşmaların İçyüzü” adlı kitabındaki şu cümlelerle bitirmek istiyorum:
“Geçmişin acı ve kanlı tecrübelerinden sonra öğrendiğimiz gerçeklerden, Atatürk’ün koyduğu ilkelerden ayrılmamış olsaydık, boşa giden yıllar Türkiye’ye neler kazandırırdı bugün.”
Bu anlaşmalar dönemin Resmi Gazetelerinde yayınlanmıştır. Bkz.11 Haziren 1959 tarihli 10228 sayılı Resmi Gazete.
Sinan MEYDAN
7 Nisan 2013
KAYNAK: http://sinanmeydan.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=424:menderes-atatuerk-noenue-tarm-abd&catid=62:yazlar&Itemid=228

6 Haziran 2017 Salı

[YENİ DOSYA: İSPAT HAKKI] BAŞVEKİL ADNAN MENDERES, DEMOKRAT PARTİ TBMM GRUP TOPLANTISINDA: ‘SİZ İSTERSENİZ HİLAFETİ BİLE GETİRİRSİNİZ’ SÖZÜNÜ KULLANDI MI? KULLANMADI MI? İŞTE GERÇEKLER!...

DP DÖNEMİ-İSPAT HAKKI SORUNU VE BASINI İLE İLİŞKİLER & MENDERES, PARTİ GRUP TOPLANTISINDA, ‘SİZ İSTERSENİZ HİLAFETİ BİLE GETİRİRSİNİZ’ SÖZÜNÜ KULLANDI MI?..
Hasan Emre OKTAY
‘İspat Hakkı sorunu’ tıpkı ‘Tahkikat Komisyonu’ gibi DP aleyhine yıllarca acımasızca istismar edilen konulardan biridir. Şöyle ki, sanki ispat hakkı varmış da, bu hakkı Menderes Hükümeti kaldırmış gibi anlatıla geldi.’ Hâlbuki İspat Hakkı, 14 Mayıs 1950 DP İktidarından önce ortadan kaldırılmıştı. Olay 1949 yılında şöyle meydana gelmiştir:

Ruslar İkinci Dünya Savaşının sona erdiği 1945 yılında, Türkiye ile 17 Aralık 1925 günü imzalanmış olan saldırmazlık ve dostluk anlaşmasını yenilemek için bir takım şartlar ileri sürmüşlerdi. Rusların ileri sürdüğü bu şartlar kabul edilir gibi değildir. Uluslararası diplomaside bu ortama, savaşa neden olacak olay anlamında ‘Casus Belli’ denmektedir. Zira Ruslar Türkiye’den, doğu sınırında Kars ve Ardahan’ı istiyorlar, Boğazların yönetimine katılmak bakımından Boğazlarda da üst talep ediyorlardı. Doğal olarak bu taleplerle ilgili verilen SSCB ültimatomlarından sonra, SSCB ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler birdenbire son derece gergin bir havaya girdi. Bu ortam içinde ülkemizde insanlar birbirlerini komünistlikle suçlama yarışına da başlamışlardı. Çocukluk yıllarımda Ankara’da Namık Kemal mahallesinde otururken hatırlıyorum ‘komünist’ sıfatı hala adeta küfür olarak kullanılıyordu.

1946 şaibeli seçimlerinden sonra, İktidar partisi CHP, ana muhalefet partisi de DP’dir. 27 Ocak 1947 günü CHP hükümeti İçişleri Bakanı Şükrü Sökmensüer, yaptığı bir konuşmada Moskova ajanlarının acemi politikacıları da kandırmakta olduğunu söyler ve bir takım kişileri de ima eder. Sökmensüer konuşmasını Mareşal Fevzi Çakmak üzerinde yoğunlaştırmıştır. Seçimlerde DP’den aday olan ve milletvekilliğini kazanan Mareşal Fevzi Çakmak için adeta bir karalama konuşması yapmıştır. Sökmensüer konuşmasında mareşalin, bilerek veya bilmeyerek komünist faaliyetlerine iştirak ettiğini ileri sürer, ispata çalışır. İçişleri Bakanının bu konuşmasından sonra, CHP’li Hüseyin Cahit Yalçın, Nihat Erim, Falih Rıfkı, Asım Us, Tarık Us da Mareşal Fevzi Çakmak’a ağır hücumlarda bulunmaya başlarlar. Mareşal Fevzi Çakmak ise, bilakis kendisinin komünizm ile mücadele eden biri olduğunu iler sürer, ithamları reddeder. Mareşal Şubat 1947 de şu ifadelerde bulunur:

‘Ben komünistliği bu memleket için muzır telakki edenlerdenim. Komünistler ordu ve donanmaya sokulmak istendikleri zaman şiddetle hareket ettim. CHP mensuplarından birçok hatırlı zevatın tavassutuna rağmen ısrar ettim. Fakat onlar Şefik Hüsnü’ye parti kurmak salahiyetini ve 34 tane müseccel komüniste de amelenin işçinin önüne geçerek rehberlik etme imkânını sağladılar. Ben daha iş başında iken eski bir Milli Eğitim Bakanının bu faaliyeti destekleyen hareketinden dolayı hükümeti resmen ikaz ettim. Kimse kulak asmadı ve sonra da Hamidiye Köy Enstitüsündeki komünist yuvasından bahsettiler.’

Demokrat Partinin ileri gelenleri, iktidar partisi CHP’nin bu saldırılarına şiddetle karşı koyarlar. DP İstanbul İl Başkanı Kenan Ömer Öner asıl komünistlerin CHP saflarında bulunduğunu söyler. Ve Köy Enstitülerini örnek verir. O tarihte, Köy Enstitülerinde komünizm propagandası yapıldığına dair söylentiler ayyuka çıkmıştır. Köy Enstitülerinin vurgulanması, kurucularından Hasan Ali Yücel’in ima edilmesi demektir.   

Bunun üzerine Hasan Ali Yücel, 8 Şubat 1947 tarihli Ulus Gazetesinde, “Söz ettiğiniz eski Milli Eğitim Bakanı ben miyim? Diye sorar. 11 Şubat 1947 tarihinde ise Prof. Kenan Öner Yeni Sabah gazetesinden, Hasan Ali Yücel’e cevap verir, şunları yazar:

“Evet, o Maarif Vekili sizsiniz. Siz yalnız komünistleri bakanlığınızda beslemekle ve uğradıkları hücumlara karşı onları korumakla kalmadınız, Bakanlığınızın telkinleriyle milliyetçik belasına başlarını soktuğunuz 23 genci İspanyolların engizisyonuna rahmet okutacak işkencelerle ezdirdiniz, harap ettiniz ve hırpalattınız.”

Bunun üzerine Hasan Ali Yücel, Kenan Öner’e hakaret davası açar. Kenan Öner de TCK’nın
481/1 fıkrası gereğince Hasan Ali Yücel’e isnat ettiği hususların görevi ile ilgili olduğunu ileri sürerek mahkemeden ispat hakkı ister. Mahkeme 24 Nisan 1947 tarihli celsesinde Kenan Öner’in isteğini haklı bulur ve hakikatin ispatına izin verir.

Kenan Öner, ithamlarının delillerini bir bir ispat eder ve mahkemeden beraat kararı çıkar.
Ancak Temyiz Mahkemesine gidilir. Temyiz Mahkemesinde de, belli yasa gereğince bu kararla ilgili olarak ‘Tevhid-i İçtihat Genel Kuruluna’ (Yargıtay Görüşleri Birleştirme Genel Kurulu) başvurulur. Hakikatin ispatına izin olup olmadığı hakkında, dava konusu olay tetkik edilir.

Hukuki ifadeler olduğu için, ben dahil hukukçu olmayanlar için anlaşılması biraz zor olan gelişmeleri kısaca aktarıyorum. Bizim için önemli olan kararın DP iktidarından önce alınmış olmasıdır.

Sonuç olarak verilen 16 Mart 1949 tarih ve 24/3 sayılı, Resmi Gazetenin 26 Mart 1949 tarih ve 7216 sayılı nüshasında yayınlanan kararla, bakanların ve her dereceden memurlar hakkında, vazifelerini ifa ederken bile olsa işledikleri her çeşit suçtan dolayı, onların bu suçu işlediklerini söyleyen ve yazanların dava açması halinde, dava açanların mahkemede yazdıklarını ve söylediklerini İSPAT ETME HAKLARI KALDIRILMIŞTIR. Buna göre bir bakana veya herhangi bir memura vazifesi ile ilgili bile olsa, bir suç isnadında bulunanlar, otomatik olarak mahkûm edileceklerdir.” Yani Yargıtay,  1949 yılında siyasetçileri, hakkında belge açıklanamayacak kişiler, sınıfına sokmuştur. Bir nevi dokunulmazlıktır bu uygulama.

Ayrıca, Yargıtay Temyiz İçtihat Birleştirme Genel Kurulu toplanıp, ‘iftira ile yapılan hakarette, hakaret sayılan iddianın gerçek olup olmadığını, ancak o fiilden dolayı tahkikat yapmakla görevli merciin inceleyebileceğine’ karar vermiştir. Buna göre mesela bir bürokrata bir iddia ile hakaret yapıldı diyelim. Hakaret yapan hakkında basın kanununa göre dava açılıyor. Ancak o fiil ile ilgili olarak kim yetkili ise, ‘hakaret davasına bakan asliye ceza mahkemesi’ bir ara kararı ile o merciye (o fiil ile ilgili yetkiye sahip) başvuracak ve o merciin vereceği kararı bekleyecektir. O merci yani görevli merci, bürokrat hakkındaki iddianın doğru olduğuna karar verirse, bu iddiayı ortaya atan hakaret sanığı beraat edecektir. Eğer merci iddianın asılsız olduğuna karar verirse, Asliye Ceza Mahkemesi hakaret sanığını mahkûm edecektir. Yani ayrıca iddia sahibinin de dinlenmemesi, iddiasını ispat etme gayretleri içinde bulunamaması söz konusu değildir.

Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, bu düzenlemenin, bu kararın verildiği Meclis’in  DP’nin hükümet ettiği Meclis olmamasıdır. Bu karar yukarda anlattığımız gibi CHP İktidarı zamanında alınmıştır. Karar, o dönemde Yargıtay İçtihat Birleştirme Genel Kurulu yani tüm Yargıtay başkan ve üyelerinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bir kurul tarafından düzenlenmiştir. Konuyla ilgili Demokrat Partili Nusret Kirişçioğlu 1975 yılında aşağıdaki açıklamayı yapmış;

“DP iktidara geldikten sonra DP içinde de İspat Hakkı’nın yeniden yürürlüğe girmesi, yani 1949 da CHP Hükümeti tarafından düzenlenen halinden, eski haline döndürülmesi taraftarı olan milletvekilleri vardı.”

Nitekim 2 Mayıs 1955 tarihinde Fethi Çelikbaş ve bazı DP milletvekili arkadaşları, Meclis’e ‘İspat Hakkı’ önergesi veriyorlar. Yani ispat hakkının tekrar eski halinde yürürlüğe girmesini isteyen bir önergedir bu.

Yani yıllarca anlatıldığı gibi ispat hakkı uygulaması zaten vardı da, bu hakkı DP kaldırmıştır gibi bir durum yok. Yukarda anlattığımız gibi, rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak ile ilgili bir tartışma esnasında, CHP hükümeti bakanları, Hasan Ali Yücel’in kaybettiği dava temyizde iken İçtihat Birleştirme Kurulu’nun kararı ile bu hakkı askıya almış durumda. Onun için  anlattığımız 1949 yılındaki askıya alma kararından sonra, mahkemeler ispat hakkını kabul etmemekte. Yani mahkemeler, bağımsız olarak bir milletvekili veya bürokrata dava açan kişinin ispat hakkını kabul etmiyor. Ancak hakkında şikâyette bulunulan milletvekili veya bürokrat, şikâyetçiyi ispata davet ederse, o zaman mahkeme kabul ediyor.1954 yılına kadar yasal süreç böyle işlemiş durumda. 

İşte DP Bakanlarından Fethi Çelikbaş ve arkadaşları, 1955 yılında bu içtihat kararının kaldırılarak tekrar İspat Hakkının yürürlüğe girmesini istiyorlar. Onlara göre, basına bu hak tanınmadıkça, milletvekili, bürokrat gibi görevliler, yapılan ithamlar karşısında kuşku altında kalacaklardır. DP Hükümeti Çelikbaş ve arkadaşlarının ‘İspat Hakkı Önergesini’ ceza yasalarında da değişiklik gerektirdiği gerekçesiyle reddetmiştir.

Zaten yürürlükteki 1924 Anayasasının 22.maddesine istinaden, Meclis İçtüzüğünün 169. ve 177. maddeleri bakanlar olsun, milletvekilleri, bürokratlar olsun, herhangi bir itham veya şüphe karşısında Meclis’e tahkikat yapmak üzere her türlü yetkiyi veriyordu. Bu iki maddenin içtüzükteki tanımlamaları şöyle idi;   

Meclis İçtüzüğünde Meclis Tahkikatı iki bölümde mütalaa edilmiştir. Birinci bölüm 169. madde, “Bakanlardan biri veya bakanlar kurulunun tümü hakkında yapılacak olan cezai ve mali sorumluğu gerektiren fiiller” hakkındadır.
İkinci bölüm 177. madde, “ TBMM’nin resen (bağımsız olarak) bilgi almak istediği her çeşit konu hakkında bir tahkikat komisyonu kurulabilir.”

Fethi Çelikbaş ve arkadaşlarının zaten DP içinde aradığını bulamayan bir grup olduğu söylenir. Önergeleri kabul edilmeyince bu milletvekilleri partiden ayrıldılar. DP’den ayrılanlar arasında Ekrem Hayri Üstündağ, Fethi Çelikbaş, Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu, Turhan Güneş, Ekrem Alican, İbrahim Öktem gibi siyasetçiler de bulunuyordu. Ayrılan 20 kişi Meclis’te ‘Yirmiler’ olarak anılmaya başladı. Bir süre sonra, 20 Aralık 1955 günü yirmiler tarafından yeni bir parti, Hürriyet Partisinin kurulduğu ilan edildi.

Başvekil Adnan Menderes, ispat hakkından dolayı meydana gelen olaylar karısında Meclis’te şu sözleri sarf etmiştir;

“Bizde ispat hakkı mevcuttur. İspat olunduğu takdirde her türlü yolsuzluk, suiistimal ve uygunsuz hareketlerin yazılmasında kanuni hiçbir mahsur yoktur. Bizde kanunlarımızın ispatına cevaz vermediği tek şey hakaretten ibarettir. Biz iktidarda olduğumuz müddetçe hakarete ispat hakkı tanımayacağız. Onlar iktidara gelirlerse küfre de, hakarete de istedikleri kadar hürriyet tanıyabilirler.”

Hürriyet Partisinin kuruluşu gazetelerde büyük ilgi görür. Hemen bütün gazeteler veya diğer bir deyişle zamanın matbuatı, DP’nin çözüldüğünü ve dağıldığını, vatandaşların kitle halinde Hürriyet Partisine iltihak ettiklerini yazmışlardır. Gazete haberlerindeki bu saptırma, doğal olarak DP milletvekillerini çileden çıkarmıştır.

Gerçekte, İspat Hakkının, tekrar ihdas edilmesi önergesinin kabul edilmemesi üzerine, DP’den ayrılan milletvekillerinin, DP Grubunda yaratığı sarsıntının etkileri sanıldığından büyük olmuştur.  29 Kasım 1955 günü Dr. Burhanettin Onat başkanlığında toplanan Meclis grubu, İktisat ve Ticaret Bakanı Sıtkı Yırcalı hakkındaki gensoru önergesini konuşacakken, mebuslar gensoruyu birdenbire hükümete yöneltirler ve başta başvekil olmak üzere bütün bakanlara adeta hücum edilir. Meşhur, ‘1955 Grup Toplantısı’ cereyan etmektedir. Suçlamalar o kadar ileri gider ki, Başbakan Menderes dahi diktatörlükle suçlanmış, istifası istenmiştir. Zaten bütün bakanlar teker teker kürsüden istifa ettirilmişlerdir.

Burada çok önemli bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. Şöyle ki, ‘ Bir iktidar partisi grubunun, hükümetin bakanlarını, karşısına alıp hesap sormaları ve istifa ettirmeleri ancak ileri demokrasilerde söz konusu olabilir. O fırtınalı oturumda Menderes de bir şaşkınlık döneminden sonra kürsüye gelerek bir konuşma yapar. Rahmetli Menderes söze, ‘Şahsım adına sizden itimat istiyorum’ diyerek başlar;

“Arkadaşlarım beni diktatörlükle itham ettiler. Benim sizin karşınızda diktatör olmama ihtimal var mıdır? Sizin kudretiniz o kadar büyüktür ki, şu anda isteseniz Anayasayı bile değiştirebilirsiniz.. Ben sizin bu büyük kudretiniz karşısında nasıl diktatörlük yaparım. İşte misalini verdiniz. Bir anda kabineyi istifa ettirdiniz. Fakat bana olan itimadınızı devam ettirirseniz muhalefeti de sevindirmemiş olursunuz.”

Menderes’in konuşmasından sonra, Meclis Başkanı, Menderes’in teklifini oya sunar ve çoğunluk oyu ile DP milletvekilleri Menderes’e güvenlerini yenilerler. Bu suretle 29 Kasım 1955 günü Menderes kabinesi zorla çekilmiş ve istifa ettirilmiş olmuştur. Ertesi günü olay bütün gazetelerin manşetlerini kaplamıştır. Menderes’in yukarda naklettiğimiz Anayasayı değiştirmek sözü de gazetelerde şöyle yer almıştı;

“Sizin kudretiniz o kadar büyüktür ki, isterseniz hilafeti dahi getirebilirsiniz.”

Menderes’in böyle bir söz söylemediği ertesi günü Ankara’daki bütün parlamento muhabirlerine açıklamalı olarak bildirilmiş,  ancak hiçbir gazete bu açıklamayı yayımlamamıştır. Yalnız Zafer ve Vatan gazeteleri konuşmanın doğru metnini yazmışlar. İstisnai olarak o zaman Menderes’e tamamen muhalif bulunmasına rağmen Vatan Gazetesi hem düzeltme açıklamasını yayımlamış hem de yanlış haberden dolayı özür dilemişti. ( On Yılın Mücadelesi, Tekin Erer, Ticaret Postası Matbaası, İstanbul 1963, 2.cilt, s. 260-261)

9 Aralık 1955 günü yeni DP hükümeti ilan olundu. Böylece ‘İspat Hakkı’ talebi ile başlayan buhranlı günler, bir süre için de olsa sona ermiş gibi göründü. Ama 1956 yılı başlarından itibaren muhalefetin ve basının DP iktidarına özellikle de Menderes’e karşı verdikleri beyanatların dozu saldırı hudutlarını aşmıştır…  

6-9 Nisan 1956 tarihleri arasında toplanan CHP Meclis grubu şu tebliği yayımlıyor;

“CHP rejim meselesinin bir an evvel halledilebilmesi için muhalefet partilerinin işbirliği yapmaları lüzumuna kanidir. CHP Meclisi işbirliği hususunun gerektirdiği yetkileri parti genel başkanına tevdi eylemiştir.”

Menderes’in konuyla ilgili yaptığı konuşmaya Osman Bölükbaşı şu cevabı veriyor;

“Elinde iktidar silahı olan üç yaşındaki çocuk senden daha cesur konuşur. Eloğlu armut toplamıyor. İcap ederse senin gırtlağın da sıkılır.”

15 Nisan 1956 CHP Kars mebusu Sırrı Atalay CHP ilçe kongresinde konuşuyor;

“Menderes bütün sözlerinin hesabını verecektir. Müstakil bir mahkeme kuracağız. Ve Menderes bu mahkeme huzurunda bütün iktidarının hesabını verecektir. Neticeyi bu mahkeme tayin edecektir.”

Daha 1956 yılında gırtlak sıkmalar gibi ifadeler kullanmak, müstakil (bağımsız) mahkemeler kurmaktan bahsetmeler, CHP’nin 27 Mayıs’a, hatta infazlara gidecek sürece girdiğini göstermiyor mu? 

29 Nisan 1956 Kasım Gülek;

“Memleket artık kalkınma hamlesi istemiyor. Bu millete kalkınma hamlesi değil, Menderes’ten kurtulma hamlesi lazımdır. Bunun için vatandaşların topyekûn DP karşısında birleşerek Mili Birlik kurmaları icap eder.”

20 Mayıs 1956 Hürriyet Partisi mitinginde Ziya Termen;

“Biz iktidara gelince devri sabık yaratacağız ve ilk olarak Menderes’ten hesap soracağız.”

Böyle bir ortamda, DP bakanlarından Mükerrem Sarol, aleyhinde kampanya başlatan Dünya Gazetesi sahibi Bedii Faik ve Akis Gazetesi sahibi Metin Toker için dava açar. Davayı kaybeden Bedii Faik, içerde sadece iki gün kalacağı hapse girer. İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker ise, yedi ay hapse mahkûm olmuştur. Ancak Metin Toker bu cezasının büyük bir kısmını, hemoroit rahatsızlığından dolayı hastanede geçirir. Ama olaylar basına bambaşka yansımıştır.  

Hürriyet Partisini kuran eski DP milletvekilleri 1957 seçimlerinde bir daha seçilemediler. Hürriyet Partisi de 24 Kasım 1958 de kendisini feshetti ve üyelerinin çoğu CHP’ye geçti. Ekrem Alican daha sonra Yeni Türkiye Partisini kuracaktır.

DP İktidarı 27 Aralık 1957’de yeni bir Meclis İçtüzüğünü kabul ediyor. Ve bu yeni İçtüzükte dokunulmazlıkların kaldırılması kolaylaştırılıyordu. Bu olaya CHP büyük tepki, direniş gösterdi. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, demezler mi?

“Bu günkü Meclis’te milletvekilleri için ‘Yasama Dokunulmazlığı’ uygulaması vardır ve bu uygulama milletvekillerini keyfi ve asılsız ceza kovuşturmalarından korur. Ancak bu dokunulmazlık zırhı tıpkı 1924 Anayasası kurallarında olduğu gibi gerekirse TBMM tarafından kaldırılabilir. Kaldırıldığı takdirde de söz konusu milletvekili hakkında hukuk davası açılabilir. Dava süresince de milletvekili görevine devam eder. Milletvekilliği bitince dokunulmazlık da biter.”
  
Basın İlişkileri;

Tahkikat Komisyonu, İspat Hakkı konularında DP, Menderes nasıl istismar edilmişse, DP’nin basın ile olan ilişkileri konusu da, tek taraflı anlatımlarla şiddetli bir dezenformasyona uğratılmıştır. İzninizle kısaca bu konuya da değineceğim;

21 Temmuz 1950 de, DP iktidarının ilk aylarında, 5680 Sayılı Basın Kanunu çıkartıldı. Basın özgürlüğü açısından önemli iyileştirmeler getirildi. Daha önceki 1931 tarihli Basın Kanununun hükümete tanıdığı geniş yetkiler kaldırıldı. Örneğin artık gazete çıkarmak için izin almak gerekmeyecek, bildirimde bulunmak yeterli olacaktı. Basın suçları toplu basın mahkemelerinde yargılanacaktır. Dolaysıyla bu karar ile basın için bir güvence niteliği ortaya çıkıyordu. Gazete sahipleri artık gazetelerinde yayımlanan yazılardan dolayı ceza sorumluluğu taşımayacaklardı. Sorumlu olanlar yazı işleri müdürleri ve yazarlardı.

9 Mart 1954 tarihinde ise, 1954 Genel Seçimlerine iki ay kala yeni bir basın kanunu çıkartıldı;

‘Neşir Yoluyla veya Radyo ile İşlenecek Bazı Cürümler Hakkında Kanun’

Bu kanunla basına bazı sınırlamalar ve denetim getiriliyordu. Çünkü 1950 çıkartılan Basın Kanununun yarattığı özgürlük ortamı, edep kurallarını aşacak derecede istismar edilmeye başlamıştı. 17 Ocak 1953 günü Başvekil Adnan Menderes Gaziantep’te yaptığı bir konuşmada, basın dünyasında görülmekte olan edep dışı ortamdan şikâyet etmektedir, Başbakan Menderes;

“Türlü acayip ve mukaddes isimler altında bir sürü gazete ve risale (broşür) yayımlanmaktadır. Bunların tetkikinde ilk göze çarpan nokta bütün bu neşriyatta kullanılan lisandır. Din çok ulvi, mukaddes ve nezih bir mefhumdur (kavram). Bunların kullandıkları lisan ise terbiyeli bir insanın ağzına almayacağı kadar kötü, bayağı ve müstehcendir (edebe aykırı). Size sözde dini bir gazeteden misaller vereyim. Şimdi okuyacağım yazının serlevhası (başlığı) ‘Piç’tir ve içinde ezcümle şunlar yazılıdır.

‘Piç…Sen ey anasının rahmine bilmem hangi balo gecesinde düşmüş olan piç…sen solda sıfır…sen bir hiç. Sen ey Allahsız, ahlaksız, dinsiz, vatansız, haysiyetsiz, şerefsiz, namussuz, seviyesiz, arsız, yüzsüz, siz ve ne kadar siz varsa üzerinde tecelli (belirme) ve temerküz (toplanma) etmiş rezil…sen ey bedbaht düzenbaz, madrabaz, kumarbaz, hilebaz, ne yazsak ne söylesek az olan it..”

Menderes bu örneği verdikten sonra konuşmasına devam ediyor;

“Daha fazla devam etmeyeyim daha müstehcen sözler de vardır. Bunları sözde bir dindar yazıyor. Allah ve peygamberi ve onların emirleri için mücadeleye girdiklerini söyleyenlere sormak lazım. Bu terbiyesiz edepsiz lisandan Allah ve Peygamber hoşnut olur mu?....Partimizin (DP) din bahsindeki görülerini, laikliğe dair olan maddenin ihtiva ettiği (içerdiği) hükümlerde bütün vuzuhu (açıklığı) ile bulmak mümkündür. Bu maddede aynen şöyle denilmektedir;

‘Partimiz laikliği devletin siyasetle, din ile hiç bir ilişkisi bulunmaması ve hiçbir dini düşüncenin kanunların tanzim ve tatbikinde müessir (etkin) olmaması manasında anlar ve laikliğin din aleyhtarlığı şeklindeki yanlış tefsirini reddeder. Din hürriyetini, diğer hürriyetler gibi insanların mukaddes haklarından tanır’…..

Sözlerimi bitirirken şunu tekrarlamak isterim ki, bu iki müfrit (aşırı) ve muzır (zararlı) cereyana karşı hürriyetlerimizi, dinimizi, milliyetimizi, milli tesanütümüzü (dayanışma) mutlaka müdafaa ve muhafaza edeceğiz.”

Rahmetli Menderes bu konuşmasında milliyetçilik-ırkçılık, laiklik, dinsizlik arasındaki farkları vurguladıktan sonra, basındaki edep dışı uygulamaları üzülerek anlatıyor ve iki ay sonra çıkartacakları yeni basın kanununun sinyallerini veriyordu.

8 Mart 1954 günü, Meclis’te söz konusu basın kanunu müzakere edilirken, CHP adına söz alan Server Somuncuoğlu, bu kanunun bütün basını ölüm sükûtuna (sessizliğine) boğacağını söylüyordu. Bu iddiaya Menderes son derece iyi niyetli bir vaat ile cevap veriyordu;

“Göreceksiniz bundan sonra da hiçbir zaman matbuat (basın) susmayacaktır. Matbuatı susturmaya çalışan bir teşebbüs (girişim) olursa bunun karşısına ilk çıkacak DP’dir”

Menderes, sözlerinde haklı çıkmıştı zira o kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra basın hiçbir zaman susmadığı gibi, çirkin yayınlar dozunu bile arttırmıştı.

20 Şubat 1955 tarihine gelindiğinde Meclis’te basın konusu ile ilgili tartışmalar hala tüm şiddetiyle devam etmektedir. Başvekil Adnan Menderes kürsüde bir konuşma yapıyor. Konuşmasında, basın hürriyetinin nasıl suiistimal edildiğini ve hürriyet namı altında hükümete nasıl hakaretler yağdırıldığını anlatıyor, gazetelerdeki makalelerden, şiirlerden örnekler veriyordu. Meclis ise dehşet ve tiksinti içinde okunan yazı ve şiirleri dinliyordu. Özellikle ‘Piç’ adlı yazıyı Menderes tekrar okuyunca muhalefet milletvekilleri inanamıyor ve gazetenin aslını görmek istiyorlar, gazetenin aslı gösteriliyor, milletvekilleri tetkik ediyorlar, Menderes konuşmasına devam ediyor;

“Size daha neler okuyacağım, hürriyet bu mu? Bu yazılardan dolayı kimse mahkûm olmadı. Çünkü memlekette sorumluluk var. Bizim memlekette gazete kapatmak artık hükümetlerin elinden çıkmıştır. İşte beşinci senemiz kapatılmış tek gazete yoktur. Bununla iftihar ediyoruz.
İşte mukaddes basın hürriyeti, hepiniz tiksindiniz, üzüldünüz. Acaba Menderes kadar hücuma uğramış bir başbakan var mıdır? Arkadaşlar bu kadar ağır devlet yükü altında çalışırken bir de kendimize sövdürmeyeceğiz. Nezaketini muhafaza etmiş bir gazete ne kadar ağır yazarsa yazsın kalemine dokunmayacağız. Yeter ki sövmesin. Demin okuduğum en hafifinden deyyus, kerata edebiyatına bir takım hâkimler on gün ceza veriyor sonra da bu cezayı tecil ediyorlar. Bir başka hâkim ‘Bir Kara Çete Geldi İktidarı Ele Aldı’ yazısının muharririni beraat ettiriyor. Sonra da bu hâkimler hizmetlerinin mükâfatı olarak seçimlerde CHP’den milletvekili namzedi (aday) oluyorlar.”

Menderes’in Meclis’te örnekler vererek yaptığı bu konuşma, bazı CHP milletvekillerini bile etkilemiştir. CHP Grubu adına söz alan Nüvit Yetkin’in aşağıdaki sözleri bunun göstergesidir;

“Başvekilin okuduğu yazılar matbuat hürriyetinin suiistimalleridir. Bu tip yazıları asla tasvip etmiyoruz. Memlekette böyle bir basın yolunun açılmasını da doğru bulmuyoruz. Muhalefet küfretmek demek değildir. Hakaret edenler layık oldukları cezaları görmelidirler.”

Menderes’in, Nüvit Yetkin’e verdiği cevap da gayet ılımlıdır ve işbirliği önermektedir;

Nüvit Yetkin arkadaşımın konuşmasına müteşekkirim. Halk Partili arkadaşlarım emin olun, sizin bir mürüvvetiniz üç misli mukabele görecektir. Mürüvvetli ve âlicenap olun bizden mukabelesini kat kat göreceksiniz.”

Nüvit Yetkin de Menderes’e tekrar cevap vermek ister;

“Başvekilin sözlerini vaat telakki ediyoruz. Üç misliyle mukabele vaadini senet ittihaz ediyoruz.”

Basın konusunun tartışıldığı o günkü Meclis oturumunda iktidar ve muhalefet arasında yapıcı, samimi diyalogların geçmesi gelecek için ümit var duygular yaratmıştır. Ancak kısa süre sonra, özellikle DP’li milletvekillerinin bir olgu dikkatlerini çekecektir. Oturumda İsmet İnönü bulunmamaktadır!       

TBMM’de geçen ve örnekler verdiğimiz, milletvekilleri, bakanlar arasındaki yukarıdaki konuşmalar, 14 Mayıs 1950 de Basın Kanununda yaptığı değişiklik ile basın hayatındaki tüm sınırlayıcı unsurları kaldıran DP iktidarının, 1954 tarihinde yeniden çıkarttığı bir kanunla basına, bu sefer çeki düzen verme ihtiyacını, neden doyduğu hakkında bir fikir verecektir kanaatindeyiz. 1954 yılında çıkan bu basın kanununun (Neşir Yoluyla veya Radyo ile İşlenecek Bazı Cürümler Hakkında Kanun ) uygulamaya geçmesinden sonra, basın dünyası tamamen DP iktidarının aleyhine döndü. Tek tük hükümeti öven yazılar yazan gazetelere hemen, besleme basın damgası vuruluyordu. Hani günümüzde de ‘Yandaş Basın’ gibi bir yakıştırma var ya!

Bugün içinde bulunduğumuz 2017 yılında, her siyasi görüş kendi TV Kanalını kurup, kendi gazetesini çıkartırken, o tarihte DP lehine yazılar yazmak, sadece iktidarla iyi geçinme kaygısından doğan bir satılmışlık olarak değerlendiriliyordu. Yani DP iktidarını övmek, icraatlarından bahseden yazılar yazmak, genel basının gözünde bir suç haline gelivermişti.

1954 yılında yürürlüğe giren basın kanunu, 7 Haziran 1956’da kapsamını genişleterek devam ettirilecektir. Hükümet tarafından, basın kanununa yapılmak istenen ilaveler, Meclis’te tartışılırken kanun, CHP muhalefetinin şiddetli eleştirilerine muhatap oluyordu. Ama sonuçta Basın Kanunu yeni şekliyle TBMM’de 274 kabul, 48 ret oyu alarak yürürlüğe girdi. Artık basın ve radyo yoluyla işlenen suçlara, toplantılarda işlenen suçlar, kavramı da eklenmişti. 27 Haziran 1956 tarihinde de, ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’ TBMM’de kabul edildi…  

O dönemlerde genç bir gazeteci olarak yaşamış Güngör Yerdeş’ten aktarıyorum. Zira Yerdeş’in gözlemlerine dayana anlatımları 27 Mayıs’a giden süreçte basını da kullanan bazı odakların  nasıl provokatif bir algı operasyonu yarattıklarını gözler önüne sermektedir. (Güngör Yerdeş, Başkentte Önemli Olaylar ve Yazamadıklarım, S39);

“Karşınızda o zamanlar devedişi gibi duran, ayağa kalkıp dikilerek, doğrusu budur, sen dediğimi yap diye neredeyse gürleyen kıdemlilere, ağabeylerimize, o zamanın meslek terbiyesi icabı ne demek karşı durup, itiraz etmek. İşte bu devedişlerinden biri İsmet Paşanın meşhur Tokat-Zile gezisinde yine dediğini yaptırmıştı. Dedi ki, siz oturun oturduğunuz yerde ben takip eder, gelip yazar ve sizlere veririm… Bir o gidip geldi Zile’ye. Galiba 2 A4’ü dolduracak tespitleri önümüze koyarak buyurun geçin gazetelerinize demişti. Gazetelerimize geçtiğimiz haberlerde Tokat ahalisinin tamamının bizlerden duyup önceden öğrendikleri Zile’de neler olmamıştı neler! Paşanın üstüne arazözle sular mı sıkılmamıştı, arabalarının lastikleri mi kesilmemişti, kafa ve gözleri mi yarılmamıştı…Zile için kendsine güvenip, bel bağladığımız yakın çevre gazeteci ağabeyimiz kolumuzu, kanadımızı kırmıştı. Sonradan öğrendiğimize göre öyle hortum mortum da pek kesilmemişti. Demokrat Partiyi böylesine karalayıp, gözden düşürmek yazık, günah ve ayıp değil miydi? Etraf böyle diyordu. Yani İsmet Paşa da pek paşa paşa gidip gelmemişti Zile’ye ama elimize tutuşturulan çoğaltılmış sözde haber neyin nesiydi?

Güngör Yerdeş devam ediyor, Menderes’in Afyon gezisi ve aynı oyun;

“İçimizden bir ağabeyimiz, ‘ben hepinizin adına takip eder, sizlere de yazarım’ deyince sanki dünyalar genç meslektaşların oldu. Cumhuriyetin kıdemli Ankara muhabirinin bu teklifi hepimizi memnun ve mesut kılmıştı. Arkasından tasla su dökmecesine sabahın kör karanlığında el salladık ve tekrar yataklarımıza döndük. Adnan Bey ve beraberindekiler o gün gece yarısına doğru geldiler. Biz haberleri tabii ertesi gün İstanbul’a geçtik. Evet, Emirdağ ve diğer karşılama yerlerinde neler olmuştu? Kıdemli ağabeylerimize göre neler olmamıştı ki. Laik bir memleketin gazetecilerine başbakanın tekbirli, tespihli, Arapça yazılı bayraklar açılarak, devler, mandalar kurban edilip, sureler okunarak karşılama yapıldığını söylerseniz, üstelik o gazeteciler muhalefetin borazancılığını da yapıyorlarsa, o habere dört elle nasıl sarılmazlar…”

Bir elden çıkmış bu yalan haberlerin ortalığı karıştırmaktan başka bir işe yaradığı yoktu elbette. O dönemin Emniyet Genel Müdürü Kemal Aygün gerçekle uzak yakın ilgisi olmayan bu haberler için Güngör Yerdeş’i emniyete çağırtmış. Yerdeş ecel terleri dökerek, korku içinde emniyete gitmiş ama hiç ummadığı davranışlarla karşılaşmış, anı kitabında anlatıyor;

“Beni makama aldıklarında rahmetli Kemal Aygün’ün arkası dönüktü. Gel Güngör evladım, otur şöyle, dedi. Heyecan ve korkudan titrediğimi itiraf edeyim. Neymiş bu yeşil bayraklar, kimler nerede tekbir getirmiş, diye pek sakin, pek babacan bir şekilde sordu. Ben susmaya devam ettim, o hep konuştu. Böyle bir şeyin katresi olmamıştır. Biliyorum sizler Afyon’da kaldınız. Sizin adınıza malum arkadaşınız takip etti ve hepinizi kandırıp alet etti. Senden bundan sonraki hadiseler için bir isteğim var. Görmediğine, duymadığına inanma…Bu hadise için neşir yasağı geldi mi hatırlamıyorum. Özeti böyle idi, rahmetli Kemal Aygün’ün sözlerinin. Sonra ile basıp ne içmek istediğimi sordu, teşekkür ettim. Peki, dedi ve sözlerimi lütfen unutma tembihi ile elimi sıkarak beni yolladı.”

Muhtemelen Güngör Yerdeş’in anlattığı, emniyete çağırılmasını duyan gazeteci ağabeyler, bu olayı da yüz seksen derece çarpıtarak yazmışlardır. Yerdeş’in dayak yediğini, hapsedildiğini, tehdit edildiğini falan fütursuzca yazmışlardır. Meraklı olmak ve arşivleri karıştırmak lazım

Uşak’ta İnönü, Demokrat Partililerce taşlandı ve başı yarıldı, hayatını zor kurtardı şeklinde anlatımlar, yayımlar Yassıada mahkemelerinde de dile getirilmiştir. Çarpıtılmış DP aleyhine malzeme yapılmış olayın doğrusunu da, olaydan yıllar sonra Güngör Yerdeş, ‘Başkentte önemli Olaylar ve Yazamadıklarım’ adını verdiği kitabının 24-25 ve 31. Sayfalarında açıklıyor. Olaylar hakkında Hürriyet gazetesi şu manşeti atmış, tarih 2 Mayıs 1959;

“Gezinin 2. günü: Uşak’ta İnönü’nün başına taş atıldı.”

 Aynı günkü Akşam gazetesi;

“CHP heyetinin Uşak’tan ayrılışı sırasında milletvekili Fevzioğlu ve Alişiroğlu’'yla gazeteciler Demokrat Partililer tarafından dövüldü ve taşlandılar.”

Bir de olayı Güngör Yerdeş ve Vatan Gazetesi adına olayları takip eden ve trende bulunan Hilmi Yavuz’dan dinleyelim;

“İçimizden biri sağını solunu dirsekleyip bir pencereyi aniden kaplıyor ve sol elinin avucunu açıp uzatarak, sağ elinin baş parmağını işaret parmağının arasından geçirip tokmak şeklinde uzattığı sağ bileğini o sol avucunun içine yerleştirip sıkarak seyretmekte olan Demokratlara ''Naaa!'' diye bağırıp başlıyor sallamaya. Ve işte bundan sonra başlıyor taşlama, kime o hareketi çekene...  Şurası bir hakikat, Bizim meslektaşımız, o ‘nahhh’ işaretini yapmasaydı, trenimiz yavaş yavaş hızlanıp Uşak’tan ayrılıp gidecekti. Provokasyon böylece bizim meslektaşın üzerinde kalmıştır.”

Gerçek ne kadar farklı değil mi? İşte 27 Mayıs 1960 Darbesine giden süreçte bir takım odaklar basını, üniversiteyi, yargıyı, ana muhalefet partisi CHP’yi ve son darbeyi vurmak üzere orduyu alabildiğine kullanmışlardır. Sonuçta meydana gelen 27 Mayıs 1960 Darbesi ve Yassıada zulmü, Yassıada’da ölümler ve İmralı’da meydana gelen infazlar aziz Türk Halkının vicdanını yaralamıştır ve cezasız kalmıştır. Üzüntüyle görüyoruz ki, hala 27 Mayıs’ı öncesi ve sonrası ile savunanalar vardır. Ancak tek teselliğimiz İlahi Adaletin hükmünü icra etmekte olmasıdır.

H. Emre Oktay
Mayıs 2017, Fenerbahçe