24 Mayıs 2018 Perşembe

DEMOKRASİ'NİN İNFAZI 27 MAYIS! "İnönü MBK subaylarına 'Başladığınız işi bitirin' demiş" Tarihçi-sosyolog, araştırmacı-yazar, H. Emre Oktay [SORU: 12 Eylül ve 28 Şubatı mahkûm edenler; 27 Mayıs'ı yargılamaktan neden ve niçin korkarlar?..]

İŞTE, KORKUNÇ GERÇEK BU!..: 'İnönü MBK subaylarına "Başladığınız işi bitirin" demiş' 

27 Mayıs darbesinden sonra gözaltına alınan ve Yassıada'da işkence sonucu hayatını kaybeden dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay'ın oğlu Emre Oktay, 13 yaşında şahit olduğu darbe dönemini anlattı. (İSTANBUL-Mücahit Türetken)
27 Mayıs askeri darbesi sonrası Yassıada'da işkence sonucu hayatını kaybeden dönemin Emniyet Müdürü Faruk Oktay'ın oğlu Psikolog Emre Oktay, 13 yaşında şahit olduğu darbe dönemini Anadolu Ajansı (AA) muhabirine anlattı.
27 MAYIS
Darbeye giden süreçte "Menderes Kars-Ardahan'ı Ruslara satmış.", "Amerikan yardımları geliyormuş, Demokrat Parti milletvekilleri, hükümet mensupları bu yardımları aralarında bölüşeceklermiş.", "Polis gösteri yapan öğrencilere ateş etti ve yüzlerce ölü var.", "İsmet İnönü ordu ile anlaştı, askeri darbe yapılacak." gibi birtakım gerçek dışı haberlerin yayıldığını belirten Oktay, babasına olaylarla ilgili suçlama yöneltildiğini ve kendisinden hükümet üyelerini suçlamasının istendiğini dile getirdi.
Babasından ortaya atılan yalan haberleri de üstlenmesinin istendiğini aktaran Oktay, şunları söyledi:
"Babamdan, 'Menderes, Bayar ateş et emri verdi, emniyet de ateş etti.' demesini istiyorlar. 'Yüzlerce öğrenci öldü ve bu öğrencileri ne yaptılar?' diye soruyorlar. 'Kıyma makinelerindan geçirdiler, Konya'daki yol inşaatının altına sakladılar, kuyulara attılar. Et ve Balık Kurumu buzluklarında sakladılar.' gibi dedikodular yayıyorlar. Gerçekte iki kişi ölüyor olaylarda. Biri Turan Emeksiz, Orman Fakültesi öğrencisi. Oradan geçerken seken bir kurşun isabet ediyor. Bir de Nedim Özpolat. O da hareket halindeki tankın üstüne çıkıyor, slogan atarken dengesini kaybediyor, düşüyor. Tankın paletleri altında kalıyor. Darbeden sonra 'Hürriyet şehitleri' dediler bunlara. O 100 ölü, 5 ölüye indi. Çok paniğe kapıldılar. İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar, 'Naaşları belki bulamayacağız ama ölülerimiz vardır.' diye açıklama yapıyor."
HASAN EMRE OKTAY
27 Mayıs 1960 askeri darbesi öncesinde İstanbul Emniyet Müdürü olan ve işkence ile katledilen Faruk Oktay'ın oğlu psikolog Emre Oktay, darbe dönemini ve yaşadıkları acıları AA muhabirine anlattı.
Emre Oktay, darbe gecesi babasının emniyettekilerle telefonla konuştuğunu ve polislere "Evladım, silahlarınızla sakın karşı koymayın, askerdir, çatışma olur." diye talimat verdiğini ifade ederek, yaşadıklarını şöyle anlattı: "Caddeye bir baktık tank gelmiş. İki cemse asker, tam teçhizatlı böyle. Bir cemse daha ve üzerinde bir küçük top. Ondan sonra projektörler. Gündüz gibi oldu ortalık. Evin etrafını çeviriyorlar. 'Bunlar ne yapıyorlar?' dedik. Ben 13, ağabeyim Ömer 15 yaşındaydı. Bayağı telaşlandık, korktuk. Elimiz ayağımız titriyor, ne oluyor? Bakıyoruz, bunlar Türk askeri. Türk askeri olunca ferahlıyoruz. Ondan sonra kapı vuruldu. İki süngülü asker ve bir teğmen gibi bir şahıs. 'Beyefendiyi karargaha götüreceğiz.' dediler. Babam da giyindi, bir telaş, bir üzüntü. Vedalaşmadık. Babacığımla son görüşmemiz. Kapıdan çıkıyor 'Baba hakkını helal et.' bir sarıl, bir şey aklımıza gelmiyor ki. Gidecek, gelecek zannediyoruz. Gitti, oradan camdan baktık cemselerden birine bindirdiler ve gitti. Gidiş o gidiş... Davutpaşa Kışlası'na götürmüşler."
"Acımasız ve kötü niyetli insanlardı"
Babasından hiç haber alamadıklarını ve Davutpaşa Kışlası'ndan Yassıada'ya götürüldüğünü duyduklarını dile getiren Oktay, 50 kelimelik mektuplarla haberleştiklerini, onların da sansürden geçtiğini kaydetti. Oktay, babasının tansiyon hastası olduğunu ve alması gereken ilaçlar bulunduğunu ifade ederek, "Davutpaşa Kışlası'na annem ilk eşinden olan büyük ağabeyimle ilaçlarını gönderdi. Gitmiş Davutpaşa'ya 'Faruk Oktay'ın ilaçlarını getirdim.' demiş. Oradan bir teğmen kalkıp eline bir vurmuş, ilaçlar saçılmış. 'Sen burayı hastane mi sandın? Defol.' demiş. Öyle insanlardı, bu darbeyi yapanlar. Hepsi büyük devrimci, vatan kurtaran, aslan gibi falan lanse ettiler kendilerini ama son derece sadist, acımasız ve kötü niyetli insanlardı." diye konuştu.
Babasına darbe öncesi yaşanan öğrenci olaylarındaki ölüm iddialarının sorulduğunu ileten Oktay, şunları kaydetti:
"Söylenen hiçbir şey çıkmıyor ortaya. Hani 200, 100 ölü? Babama diyorlar ki; 'Nereye sakladın ölüleri?' Babam da 'Ölü olsa ailesi olur, var mı bir aile? Ölüm falan yok.' diyor. Ondan sonra hakikaten anlıyorlar ölü yok, yalanmış bunlar. Bu kez babama 'Menderes'ten, Bayar'dan öğrencilere ateş et emri aldın ama sen etmedin. Ateş etseydin hepsi ölecekti değil mi?' diye sorup teyit etmesini istiyorlar. Babam 'Hayır' diyor. Tehdit ediyorlar, işkence yapıp zindana atıyorlar. Orada Bizans’tan kalan zindanlar var. Tavanı alçak, dar ve ıslak. Babamı üç gün tutmuşlar ve orada ölmüş. Diyarbakır Milletvekili Sezai Demiray, babamın doktor isteyip feryat edişine ve ölümüne şahit olmuş."
Emre Oktay, Yassıada'da, olanlardan habersiz babası bir avukat tutmak istediklerini ancak gittikleri avukatın 50 bin lira talep ettiğini belirterek, yaşadıkları sıkıntıları şöyle ifade etti:
"O zaman 50 bin lira çok büyük para. Babam bir bürokrat. Annem çalışmayan bir kadın. Yani bizim o parayı verecek durumumuz yok. Avukat iftiralara kanıp 'Bunların parası vardır.' diyor. Öyle bir sıkıntıya düştük ki bir de tedbir koydular malımıza mülkümüze. Annem ekmeklerin üzerine yağ döker, kırmızı biber dökerdi, sade ekmek yerdik. Çok zor durumlara düşürdüler bizi."
BELGE: Oktay, Babasının Yassıada'dan gönderdiği son mektupları da paylaştı...

Oktay, babasının ölüm haberini nasıl aldıklarını ise şu sözlerle dile getirdi:
"Bir gün okuldan geldik ve bir baktık annem çok üzgün. Eli ayağı buz gibi. 'Ne oldu anne?' diye sorduk, 'Birileri geldi, babanız hastaymış.' dedi. Aslında öldü demeye gelmişler ama annem öyle telaşlı ve duygulu bir kadındı ki. 'Ay ne oldu?' falan filan deyince 'Basına söyleyelim, biz söylemeyelim.' deyip gitmişler. Çünkü öldüren onlar yani. Bekliyoruz haber var mı diye. Geldiler gittiler, Kasımpaşa Asker Hastanesi'ndeymiş dediler. Hadi kalkalım gidelim derken filan bir telefon çaldı. Bir basın mensubu arıyor ve 'Faruk Oktay öldü, Kasımpaşa Asker Hastanesi morgunda, gidin alın.' diyor. Naaşını verdiler, yara bere içinde. Ağabeyim 'Bakmayın' dedi. Bütün göğsüne dipçik vurmuşlar. Sonradan duyduğumuzda Yassıada'ya götürülürken de tekme tokat dövüp, yerlerde sürüklemişler. Cenazeyi aldık ve Zincirlikuyu'da defnettik."
"Bazı çevreler adeta şenlik başlattı"
Oktay, demokrasi adına utanç verici ve hak ihlallerinin yaşandığı ortamda sevinenlerin de bulunduğunu söyledi.
Bazı çevrelerin adeta bir şenlik başlattığını belirten Oktay, "Sokağa çıkma yasağı vardı. Halk Partililer, 27 Mayıs darbecilerini ellerinin üstünde, başlarının üstünde taşıdı. Sokaklarda askerleri çevirip öpüyorlardı. Sırtlarına alıyorlardı. Hatta Menderes asıldığı zaman daha da büyük şenlik yaptılar. Bunları bu gözler gördü, kulaklar işitti." ifadelerini kullandı. Emre Oktay, darbeye gerekçe olarak sunulup propagandası yapılan haberlerin hiçbirisinin doğrulanamamasının darbecileri köşeye sıkıştırıp kızdırdığını ve bu kez iftira yoluna başvurduklarını bildirdi.
"Sınavlarda 'Demokrat Parti'nin, Menderes'in kötülükleri' sorulurdu"
O dönemde ailece kötü muamele ile karşılaştıklarını, bir gün yan apartmanda oturan Halk Parti taraftarlarının babası üzerinden birtakım sözler söyleyerek kendisini dövdüklerini anlatan Oktay, o yıllarda sınavlarda özellikle 27 Mayıs'ın sebeplerinin, Demokrat Parti'nin, Menderes'in kötülüklerinin sorulduğunu kaydetti.
Darbeler sürecini 27 Mayıs'ın başlattığını ve 15 Temmuz'un da sürecin son halkası olduğunu belirten Oktay, darbecilerin yargılanmasını istedi. Oktay, şunları söyledi:
"Yapılan suçların, işlenen cinayetlerin suçsuz kalması iyi bir şey değil. Ben bir şey beklemiyorum, kin ve nefret içinde de değiliz ama suçluyla masum ayrılsın. Mesela Cemal Gürsel'in Cumhurbaşkanlığı, Cumhurbaşkanlık değil ki dayatma. O iptal edilmeli diye düşünüyorum. AK Parti döneminde çok rahatladık. Biz eskiden 27 Mayıs'ı konuşurken sesimizi kısardık. 'Menderes' filan diyemezdik. 'Aman biri duyacak, sus.' öyleydik. 2000'e kadar böyleydi. Ama şimdi çok rahatız, rahat rahat konuşuyoruz."
"Gürsel, 'Paşam emirleriniz bizim için peygamber buyruğudur.' diyor"
27 Mayıs darbesinden İsmet İnönü ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin sorumlu olduğunu öne süren Oktay, buna delil olarak İnönü'nün Tahkikat Komisyonu kurulma kararı sonrası Meclis'te yaptığı konuşmayı delil gösterdi.
Oktay, sözlerini şöyle sürdürdü:
"İnönü'nün TBMM'de söz alarak 'Eğer baskı rejimi kurulursa ihtilal behemehal olur. Böyle bir ihtilal dışımızda, bizimle irtibatı olmayanlar tarafından yapılacaktır.' Demek ki haberdar, biliyor yani. 'Bu yolda devam ederseniz sizi ben de kurtaramam. Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilal meşru bir haktır.' diyor. İrtibat halinde olmasa bunları söyleyebilir mi? O sırada o dönemde Kore'de bir darbe olmuş, Cumhurbaşkanı Syngman Rhee indirilmiş, ona değiniyor. Yine İnönü Meclis'te diyor ki: 'Syngman Rhee kurtuldu mu? Üstelik ordu, polis, memur onun elindeydi. Halbuki sizin elinizde ne ordu ne memur ne üniversite ne de polis var. Türk milleti, Kore milletinden daha az şerefli değildir.' Cemal Gürsel, İsmet İnönü'ye telefon açıyor. Konuşmalarının arasında 'Paşam emirleriniz bizim için peygamber buyruğudur.' diyor. Bunları da Metin Toker'in 'İsmet Paşalı Yıllar' kitabından öğreniyoruz. Metin Toker, İsmet Paşa'nın damadı, yanındaymış, yazmış."
İsmet İnönü'nün idamlara karşı olduğu, çok üzüldüğü yolundaki söylemlerin doğru olmadığını savunan Oktay, sözlerini şöyle tamamladı:
"Menderes'i 'Anayasa'yı ihlal etti.' ve 'İnönü'yü öldürmek istiyordu.' diye astılar. Bunun üzerine Menderes'in avukatları, 'İnönü'yü öldürme isteği yok. Sayın İnönü'yü çağıralım, kendisi söylesin.' diyor. Salim Başol da diyor ki, 'İnönü gibi mümtaz bir şahsiyeti bu çatının altına çağırmak sizin haddinize mi?' Topkapı'da öldürmeye niyetlendiler diye anlatıyorlar. Kasım Gülek geliyor 'Ben arabadaydım. Tamam böyle bir nümayişler oldu ama öldürmeye niyetleri vardı diye bir şey, elimi vicdanıma koyarak söyleyemem.' diyor. Bunun üzerine Kasım Gülek'i Halk Partisi'nden attılar. Bir de Muammer Aksoy'un bir anlatımı var. Muammer Aksoy darbecileri teşvik eden profesörler kurulundandır. Yeni Anayasa yapmak için Temsilciler Meclisi oluşturuluyor. Şimdi bu Temsilciler Meclisi tamamen Halk Partililerden müteşekkil. İçerisinde bir Demokrat Partili yok. Milli Birlik Komitesi'nin (MBK) bütün yetkilerini de bu Temsilciler Meclisi'ne devrediyorlar. Yani MBK'nin TBMM'den aldığı yetkileri, Temsilciler Meclisi'ne devrediyorlar. Bunun üzerine MBK'deki subaylar İnönü'ye 'Paşam şu Yassıada mahkemeleri bitmedi daha, kararlar açıklanacak. İdam kararlarının onaylanıp onaylanmamasını da Temsilciler Meclisi'ne devredelim, siz orada hakimsiniz. Ona göre istemiyorsanız onaylamazsınız, isterseniz onaylarsınız.' diyorlar. O da cevap olarak 'Başladığınız işi bitirin.' demiş."

14 Mayıs 2018 Pazartesi

14 MAYIS 1950 CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLARIN ZAFERİ İDİ "Mehmet Arif Demirer" ANAYURT Gazetesi, 14 Mayıs 2018

14 MAYIS 1950 "CUMHURİYET'İN DEMOKRASİ İLE TAÇLANDIRILMASI" CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLARIN ZAFERİ İDİ 
Mehmet Arif Demirer 
(14 Mayıs 2018-Pazartesi) 
14 Mayıs 1950’de gerçekleşen iktidar değişikliği Cumhuriyetçi Demokratların Zaferi idi.
Türkiye’de ilk kez demokratik bir genel seçim yapılmış, iktidardaki CHP’nin çıkardığı ve muhalefetin (Demokrat Parti’nin, DP) de kabul ettiği, çoğunluk sistemine dayalı seçim kanunu ile yapılan seçimlerde iktidar, CHP’den DP’ye geçmişti. Kimsenin burnu kanamamıştı. İsmet İnönü, Çankaya Köşkü’nü boşaltmış ve Pembe Köşk’e dönmüştü.
22 Mayıs günü toplanan TBMM Cumhurbaşkanı’nı 30 dakikada seçmişti. Aynı gün Adnan Menderes Başbakan olarak atanmış ve Birinci Menderes Hükümeti kurulmuştu.

Hükümetin ilk yıllarda başardığı işleri, kronolojik sırada hatırlayalım:
Kore’de oluşturulan Birleşmiş Milletler Askeri Gücüne bir tugay ile katılma.
18 Şubat 1952’de NATO üyeliği.
2. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye, adım adım, Batı blokuna yaklaşmış;
1947’de ABD ile Askeri Yardım Antlaşması imzalamış (Bu antlaşma ile silah ve teçhizat yardımı almaya başlamıştı)
1948 yılında ise yine ABD ile Savaş’a katılan Avrupa ülkeleri gibi proje bazında hibe veya kredi almak üzere Marshall Planı kapsamında Ekonomik Yardım Antlaşması imzalamıştı. Türkiye’nin, Marshall Planı kapsamına alınması için ne tür gayretler sarf ettiği, 2. Şubat 1948 tarihli TBMM tutanaklarında görülebilir.
1951: ATATÜRK Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında5816 sayılı Kanun.
1952 – 1956: 11 Şeker Fabrikası. Birinci fabrika 1953 Adapazarı, 12 inci, Malatya, 1956
10 Kasım 1953: ATATÜRK, vefatından 15 yıl sonra vatan toprağına kavuşturulmuştur.
Menderes bu tempo ile, 27 Mayıs 1960’a kadar, Başbakan Bayar’ın 17 Eylül1938 günü Dolmabahçe’de açıkladığı yeni Kalkınma Planındaki (4 Senelik 3 Numaralı Plan) projeleri fazlasıyla gerçekleştirmiştir. 23 bin km karayolu projesini ise CHP’den devir almıştır.
14 Mayıs 1950 İktidar Değişikliği süreci Cumhuriyetçi Demokratlar (CHP ve DP) arasında başlamıştı. Ne yazık ki o süreçon yıl sonra askeri bir darbe ile sona ermiştir.
2018 yılında CHP, İYİ Parti ve DP arasında imzalanan Millet İttifakı da Cumhuriyet’i yeniden rayına oturtmak amacı ile başlatılmış bir süreçtir. İlk sonuç 24 Haziran’da alınabilir.

Sayın UĞUR DÜNDAR’ın 23. Şubat 2018 tarihli YAZISI: “ERBAKAN’ın ŞEKER FABRİKALARI”
Birkaç yıl önce Sayın Dündar ile aramızda birkaç eposta alışverişi olmuştu. O tarihte kendisine “Kamuoyunda yerleşmiş yanlış bilgilerin doğrularını bulup ortaya çıkarmakla uğraşıyorum” demiştim. Yazısında maddi hatalar içeren bir tespitine değinmek istiyorum:
“Aynı yıllarda Türkiye’ye Marshall Yardımı başlıyor. ABD kullanım dışı bırakılmak üzere olan bazı silah, askeri araç-gereç ve uçakları, bu kapsamda bize hibe ediyor. Böylece Vecihi Hürkuş ve Nuri Demirağ’ın, Atatürk’ün emriyle kurdukları yerli uçak fabrikası kapatılıyor.”
Vecihi Hürkuş 1930 – 1933 yıllarında Kalamış’taki ahşap atölyesinde birkaç prototip uçak yapmıştır. Nuri Demirağ ile çalışmamıştır.
Nuri Demirağ ise önce Beşiktaş’da bir atölye kurmuş daha sonra Yeşilköy’de kurduğu tesiste 12 adet Nu. D-36 eğitim ve 1 adet Nu. D.-38 yolcu uçağı yapmıştır. Uçak üretimine uğradığı haksızlıklara karşı her şeyi denedikten sonra, 1944 yılında son vermiştir. Hikayesi uzundur. Marshall Planı ile hiçbiralakası yoktur.

Marshall Planı kapsamına alınmak için Türkiye 1948 yılında çok ricacı olmuştur.
Şeker Fabrikası kurmak için parası ve dövizi olmadığı gerekçe gösterilerek ilan edilen, şeker fiyatına % 60 zammın tarihi 18.9.1948’dir.
1948-1952 yıllarında Türkiye Marshall Planı’ndan 373 milyon dolar hibe ve kredi, PARA almıştır, uçakdeğil.
Kaynak: Türkiye’de Marşal Planı, Dışişleri Bakanlığı Yayını, 1952.
Sonsöz: Erbakan Afyon, Ilgın, Elbistan dışında 5 fabrikanın daha temelini atmıştır.
Böylece, ATATÜRK döneminde 4 şeker fabrikası kurulmuştur:
Alpullu – Uşak – Eskişehir – Turhal.
Menderes döneminde 13 fabrika kurulmuş, 11 fabrika hizmete açılmıştır:
Adapazarı – Amasya –Konya – Kütahya – Burdur – Susurluk – Kayseri – Erzurum – Erzincan – Elazığ – Malatya. 27 Mayıs’ta temellerini Menderes’in attığı Kastamonu ve Ankara Şeker Fabrikaları inşa halinde idi.
Erbakan ise Başbakan Yardımcısı sıfatı ile 8 fabrikanın temel atmıştır:
Afyon – Muş – Ilgın – Ağrı – Kars – Erciş – Elbistan – Çarşamba.
(*) ANAYURT Gazetesi Mehmet Arif Demirer 14 Mayıs 2018 

1 Şubat 2018 Perşembe

Gönderen: Metin Aydoğan Kuramsal Aktarım: "ABD VE ASKERİ İŞGAL" (Bu Konu Lütfen Bilenler tarafından açıklansın ve buraya yorumlansın) Demiştik. Sayın "Hasan Emre OKTAY" tarihi görevini yaptı. İşte mezkür iddialar, cevaplar ve gerçekler:

BİRİLERİ 
HALA ÇARPITMA HABERLERLE
RAHMETLİ MENDERES’İ KÖTÜLÜYOR!..

Adnan Menderes’i bir hiç uğruna iki bakan arkadaşı Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan ile birlikte asmak suretiyle öldüren zihniyet, içten bir vicdan azabı çekiyor gibi görünmektedir.Gerçi birçoğunuz diyeceksiniz ki, o zalim insanlarda vicdan ne gezer? Bu haklı düşünceye şöyle cevap verebiliriz, vicdan Allah’tandır, dini bilgilerimize göre ahrette de, dünyada kötü amel işlemiş olanlar yakıcı vicdan azabı altında kıvranacaklardır.

Aziz dostlar bu satırları yazmamın sebebi son günlerde sosyal medyada ve yazılı basında dikkatimi çeken, rahmetli Menderes’i suçlayıcı yazılar, programlardır. Öyle ya, Menderes ne kadar suçlu gösterilirse 27 Mayıs darbesi felaketi Yassıada ve infazlar o kadar meşruluk kazanacaktır. Zaten 27 Mayıs, bahanesini yaratmak ve meşrulaşmak için tamamen yalan, saptırılmış, düzmece haberleri kullandı ve o zaman üretilen bu haberler fısıltı gazetesi vasıtasıyla kulaktan kulağa bir algı operasyonu meydana getirdi. 1960-80 arası da, 20 sene okul ders kitaplarında Bayar-Menderes ve arkadaşlarını kötüleyen, 27 Mayıs darbesini öven konular ders okul kitaplarında adeta bir neslin beynini yıkadı.

Bu gün dikkat ediyorum benzer uygulamalar yine başladı. Bu uygulamaların altındaki esas sebep psikolojiktir. Freud’un rasyonalizasyon (aklileştirme) ve projeksiyon (aksettirme) adını verdiği, EGO’nun (benlik) savunma mekanizmaları vardır. Hani kedi uzanamadığı ciğere murdar der ya, bu rasyonalizasyondur. Projeksiyonda da kendi hatalarını, başkası yapmış gibi aksettirme söz konusudur. Sonuçta ego ve dolayısıyla vicdan rahatlatılacaktır. Ama nafile zira Türk halkının ezici çoğunluğu bugün, rahmetli Menderes’in ve ekibinin bunca hizmetlerine karşılık, sandıktan ümidini kesmişler tarafından nasıl bir haksızlığa uğradığını anlamıştır. Bunun en açık delili Adnan Menderes Havaalanı, Adnan Menderes Bulvarı, Celal Bayar Üniversitesi vesaire gibi hemen her kentimizde önemli eserlere verilen rahmetlilerin isimlerinde tebarüz etmektedir.

Birileri diyor ki, efendim Menderes havacılık sanayiimizin gelişmesini önledi, bu bir ihanettir. Yazık yarım yamalak bilgilerle, katlettiğiniz bir insanı hala suçluyorsunuz. Şimdi lütfen okuyun ve suçlamalarınızdan dolayı özür dileyin,

“Evet, rahmetli Atatürk’ün döneminde düşünülen ve 1926 yılında Kayseri’de başlatılan bir havacılık sanayii girişimimiz vardı. O zamanki adıyla ‘Kayseri Tomtaş Tayyare Fabrikası’ Tomtaş’ın açılımı ‘Otomobil ve MotorTürk Anonim Şirketi’dir. Hatta fabrikanın açılışında başbakan Recep Peker’in yanında Refik Koraltan da bulunmuştur. Fabrika açılır açılmaz Junkers A 20, F13 ve G23 uçaklarının üretimi başlamış. Faaliyetler 1932 yılına kadar devam etmiş. 1932 yılında Amerikan Curtis-Wright grubuyla birlikte çalışmak üzere anlaşmalar yapılmış.
Kayseri’de bu faaliyetler devam ederken bir taraftan da Atatürk’ün ‘İstikbal göklerdedir’ sözü doğrultusunda, Eskişehir’de yine 1926 yılında bir tayyare fabrikası açılmış. Hatta bu fabrikada kurtuluş savaşı kahramanı pilotlarımızdan Vecihi Hürkuş teknisyen olarak çalışmış.

1939 yılında, yani Atatürk’ü kaybettikten bir sene sonra fabrikanın üretim hakkı ’Türk Hava Kuvvetleri’neverilmiş.Bildiğiniz gibi aynı yıl İkinci Dünya Savaşı başlamıştır. Savaşın da etkisiyle tayyare fabrikalarında yavaşlayan üretim, 1942 yılında tamamen durmuş. Bir kısım üretim de Türk Hava Kurumunun Ankara Etimesgutfabrikasına kaydırılmış ama üretim yapılmamış. Nuri Demirağ’ın üretim çabaları da sonuç vermemiş ve 1944 yılında Türk havacılık sanayinin faaliyetleri yok denecek seviyededir.

1944 yılında Türkiye’de CHP Milli Şef yönetimi var. Tayyare fabrikaları kısa sürede bakımsız, perişan bir hale gelmiş. Hatta 1949 yılında atıl hale gelen ve hiç üretim yapılmayan fabrikalarla ilgili bir rapor CHP Hükümetine verilmiş…”

Aziz dostlar tıpkı Köy Enstitülerinin 1949 yılında CHP Tek Parti döneminde işinin bitirilmesi gibi, Atatürk’ün başlatmış olduğu uçak sanayii girişimleri de CHP iktidarı döneminde çalışamaz hale getirilmiştir. Rahmetli Menderes daha iktidarda yok, 14 Mayıs 1950’de DP iktidara gelecek.

Anlaşılacağı gibi tayyare konusu da tıpkı köy enstitüleri, ispat hakkı gibi çarpıtılarak rahmetli Menderes aleyhine hala kullanılmaktadır. İspat Hakkı rahmetli Fevzi Çakmak ile ilgili bir dava dolayısıyla 1949 yılında rafa kaldırılmıştı. Köy enstitüleri de, aynen 1949 yılında komünizim yuvası oluyor diye başbakan Recep Peker döneminde, enstitülerin kurucuları İsmail Hakkı Tonguç ve Hasan Ali Yücel görevlerinden alınarak bitirilmişti. Ama birileri fütursuzca hep suçu DP ve rahmetli Menderes üzerine atmak çabası içinde kıvranmaktadır.Efendim neymiş 1952 yılında ABD Marshall yardımları çerçevesinde Amerikalılar bize uçak ve motor vermişler bu yüzden uçak fabrikaları kapatılmış. Zaten 1944 yılında tamamen kapatılmış metruk hale getirilmiş fabrikalar yeniden niye kapatılsın. Fabrikalar 1954 yılında MKEK’na devredilmiş, 1955 yılında fabrikalarda traktör imalatına geçilmiş. 1968 yılında da fabrikalar MKEK tekstil makinaları fabrikasına dönüştürülmüş.
Amerikalıların NATO muvacehesinde yıllarca yaptıkları silah yardımlarının Türkiye’ye hiçbir faydası olmamıştır, bu başka bir gerçek. Kıbrıs Barış Harekâtında bu gerçeğe Türkiye ilk defa uyandı.

Yukarıda bahsettiğim, psikolojik tahlilini yaptığımız aynı çevreler, son zamanlarda ABD-Türkiye arasındaki gerginlikleri fırsat bilerek,5 Mart 1959 yılında ABD ile yapılan ‘ABD-Türkiye Güvenlik ve İşbirliği Anlaşması’nı Menderes’in bir ihaneti olarak lanse etmeye çalışmaktadırlar. Kaynak olarak da Haydar Tunçkanat’ı göstermektedirler. Tunçkanat’ın 1970’de yayımlanan ‘İkili Anlaşmaların İçyüzü’ adlı kitabı. Haydar Tunçkanat kimdir? Milli Birlik Komitesi üyesi eli silahlı bir darbecidir. Menderes düşmanı olan bu kişi, seçimle gelmiş, halkı temsil eden meşru bir iktidarı, DP iktidarını silah zoruyla yıkan darbeci güruha aittir. Tunçkanat’a göre Menderes kötü olmalıdır, suçlu olmalıdır. Zira yaptıkları darbenin meşrulaşması için bu şarttır. Tunçkanat ve onun tesirinde olanların çarpıtmalarını bırakalım ve gerçeği kısaca irdeleyelim.

Aziz dostlar her mesele vuku bulduğu ortamın, zamanın şartları göz önüne alınarak değerlendirilmelidir. Aksi takdirde büyük yanılmalar meydana gelir. Devenin sadece hörgücünü görerek devenin bütününü anlayamayız. Şöyle ki, ‘Soğuk Savaş’ dönemini hatırlayalım. Bir tarafta Hür Dünya olarak nitelenen ABD’nin başını çektiği demokratik ülkeler var, diğer tarafta da SSCB’nin rejimini ithal edip, uydusu haline getirdiği Demirperde ülkeleri. SSCB’nin ithal etmek istediği rejim komünizmdir. Karl Maks’ın ideolojisine dayanan bu rejim Rusya’ya 1917 yılında son derece kanlı bir ihtilal ile gelmiştir. Bolşevik ihtilali sırasında burjuvazi addedilen yüzbinler öldürülmüş, konaklara, zengin olduğu saptanan evlere girilmiş proletarya denilen fakir halk kesimi yerleştirilmiş, hatta generaller öldürülmüş ve kendilerince kanlı bir halk devrimi yapılmıştır. Bu ülkelerde ülkeyi yöneten komünist partisi ve rejim seçimle değiştirilemez. Din afyon telakki edilmiş ve yasaklanmıştır. Özel sektör diye bir şey yoktur. Her şey devletindir ve herkes maaşlı çalışır. Hür dünyanın dehşet içinde izlediği bu ihtilal sadece Rusya toprakları ile sınırlı kalmaz. Devletin bütün imkânlarını askeri yatırımlara harcayan ve muazzam bir ordu meydana getiren SSCB rejimini ithal etmek üzere diğer ülkelere saldırır. 1947 yılından itibaren Polonya, Romanya, Bulgaristan, Macaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Ermenistan, Gürcistan, Dağıstan, Azerbaycan ve tüm Türki devletler yani Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan,Kırgızistan SSCB’nin güdümüne girerler. Hür dünya, Rusların güdümünde olan bu ülkelere Demirperde Ülkeleri adını verir.Zira bu ülkelerde lüksü bırakın, konfor bile yasaktır. Basın hürriyeti söz konusu değildir. Dolayısıyla dünyaya kapalı, içe dönük bir yaşam uygulanmaktadır. Özellikle sermaye çevreleri komünizmden öcü gibi korkarlar. Bu insan tabiatına aykırı yönetim dağılacağı 26 Aralık 1991 yılına kadar sürecektir.

İşte böyle bir siyasi konjonktür içinde Türkiye SSCB’den ültimatom üstüne ültimatom yemeğe başlar. Ruslar Boğazların yönetimine dâhil olmak istemektedirler. Ayrıca doğu sınırımızdaki Kars ve Ardahan’ın da Batum gibi SSCB’ne verilmesi gerektiğini dayatırlar. Daha önceki yazımızda ayrıntılı anlattığımız gibi NATO’ya girişimiz böylesine yaşamsal bir zorunluktan dolayı meydana gelmiştir.

Asya’nın devi Çin de komünist rejime geçmiş ve Kızıl Çin adını almıştır. Komünist ülkelerin bayraklarında görülen kızıl, burjuvazi kanı dökmeden komünist idealinin gerçekleşemeyeceğini sembolize eder. Koskoca Kore de bölünür ve Kuzey Kore komünist yönetime girer. Güney Kore ise sürekli tehdit altındadır.

Bu dönemleri yaşamış olanlar gayet iyi bilirler. ABD, Komünizmin yıkılacağı, dolayısıyla soğuk savaşın biteceği 1991 yılına kadar bir kurtarıcı olarak görülmekte ve çok sevilmektedir. ABD’nin 2018 yılındaki emperyalist karanlık yüzü o zaman belirmemiştir.

ABD ve Türkiye arasında DP öncesinde ve hatta sonrasında da birçokikili anlaşma imzalanmıştır. ÖrneğinABD ile yapılan ilk ikili anlaşma 23 Şubat 1945 tarihinde imzalanmıştır.Birçok müellife göre, İnönü döneminde yapılan bu anlaşma çok hatalıdır ve Türkiye’yi ağır yükümlülükler altına sokmuştur. 1959’da Menderes’in yaptığı anlaşmada ‘dolaylı saldırı’ ifadesini şiddetle eleştiren Tunçkanat’ın, tesirindeki kişiler bu anlaşmada ki ‘koruyucu hükümlere’ hiç değinmez, bu hükümlerden hiç rahatsız olmazlar. Onlara göre varsa yoksa Menderes kötüdür. Hâlbuki koruyucu maddeler arasında bakın neler var,

“Türkiye hükümeti sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, bilgileri ABD’ye teslim edecektir.”

ABD ile yapılan ikinci ikili anlaşma 1946 yılında imzalanmış, İnönü cumhurbaşkanlığında imzalanan bu anlaşmayı acaba Tunçkanatmubah mı görüyor, çünkü Menderes imzalamamış. Bakın anlaşma şartlarına göre,ABD elinde kalan ve ülkesine götürmesi pahalı olan eskimiş savaş artığı malzemeleri SATIN ALMASI KOŞULUYLA TÜRKİYE’YE BORÇ VERİYOR. Anlaşmayı değerlendirme yorumunu size bırakıyorum. DP öncesi yapılan anlaşmalardan sadece iki örnek verdim. DP sonrası yani 1960’dan sonra da, kerameti kendilerinden menkul ‘vatan kurtaran aslan’ 27 Mayıs darbecileri de ABD ile ikili anlaşmalar yapmışlardır. Zaten darbenin arkasında ABD vardır. Nasıl mı? Hemen bir iki done vereyim.

“27 Mayıs 1960 sabaha karşı saat 04.00'dan, 28 Mayıs 1960 saat 23.00'e kadar ABD'nin Ankara Büyükelçisi FletcherWarren, Washington'a 32 mesaj göndermiş. Bugüne kadar da bu mesajlardan sadece ikisi açıklanmış. Bu mesajlardan birinde darbecilerin başı Orgeneral Cemal Gürsel ABD’den para talep etmiş. İkinci mesaj ’da Ankara’da 50 kişi öldü yazıyormuş.”

Gazeteci Nur Batur’un ortaya çıkardığı bu mesajlar birer belgedir. Diğer mesajlar silinmişler ve okunmuyormuş. Gürsel’in mesajdaki para istemesiyle ilgili de traji-komik mazeretler üretildi. Yok, efendim maaş ödeyeceklermiş bu yüzden 180 milyona ihtiyaç varmış, falan. Uydurun da bari biraz mantığı olsun. Daha darbe gerçekleşmemiş, sabah saat 4.00 veya 6.00. Ne maaşı?Ayrıca maaş verecek para olmadığını nereden biliyorsun. Veya maaş verecek dahi para yoksa neden darbe yapıyorsun? Bekle öyle bir şey varsa zaten yer yerinden oynar, hükümet düşer!

Gazeteci Cüneyt Akalın’da ABD’nin darbenin arkasında olduğu konusuna değiniyor. ABD Büyükelçisi FletcherWarren darbeyi Washington’a şöyle duyurmuş,

“TürkSilahlıKuvvetleriolağanüstüiyibirbiçimdeörgütlenmişbirdarbesonucusabah 4.00 de iktidarıelealdı… Dikkatiçeken organize birkarşıkoyuşyoktur. Elçilikayaklanmanıntümüyleiçpolitikakaygılarındankaynaklandığıinancındadır.”

ABD cephesinde hiçbir telaş, sıkıntı yok. Bilakis memnunlar. Zira 30 Mayıs 1960’da yani darbeden üç gün sonra darbe hükümetini ilk tanıyan ABD olacaktır. EY HAYDAR TUNÇKANAT HANİ TÜRKİYE İLE ABD ARASINDA, ABD’NİN TÜRK HÜKÜMETİNİN YARDIMINA GELECEĞİNE DAİR BİR ANLAŞMA VARDI? ABD yardıma gelip Menderes’i koruyacağına, darbe hükümetini ilk tanıyan devlet oluyor. Bu nasıl bir paradoks veya çelişkidir. Bunları hiç düşünmediniz mi?

Haydar Tunçkanat ve arkadaşları, rahmetli Menderes’in ABD ile yaptıkları anlaşmaları kötüleyeceklerine, kendilerini ABD’nin nasıl darbeye yönlendirdiğini anlatsalar ya. Darbeni ilk bildirisi, üstüne basa basa ‘NATO ve CENTO’ya inanıyoruz ve bağlıyız’ ifadesini niye kullandı? Sabah saat 5.25’de o gergin anda bile bu ifade unutulmuyor! Darbeden bir gün sonra ABD Büyükelçisi FletcherWarren’in cunta lideri konumuna cuntacılar tarafından getirilen Cemal Gürsel’i ziyaret ettiği devlet kayıtlarındadır.Warren bu ziyarette Gürsel’e‘Siz ne yaptığınızın farkındamısınız? Seçimle gelmiş bir hükümeti, genel seçimlere aylar kala devirdiniz, yaptığınız demokrasi ve insan hakları suçudur, ABD hükümeti adına derhal vaz geçmenizi istiyoruz’ demesi gerekmez miydi. Hatta 1959’daki o anlaşma çarpıttıkları gibi olsaydı, Büyükelçi ABD’nin silahlı müdahalesi ile bile Gürsel’i tehdit edebilirdi. Ama Büyükelçi Warren o görüşmede sadece darbenin yapılış şeklini övmüş, tebriklerini iletmiş ve çekip gitmiş.

15 Eylül 1966 günüCemal Gürsel öldü. Bunun üzerine New York Times gazetesinde Gürsel’i öven bir yazı çıkıyor ve Gürsel ılımlı olarak tanıtılıyor ve 27 Mayıs darbesi kepazeliği için de ‘kansız darbe’ ifadesi kullanılıyor. Yalan Dahiliye Vekili Namık Gedik Harbiye binasında öldürüldü, Yassıada’da da 10 ölüm olayı var.

27 Mayıs darbe yönetiminin 1963 yılında imzaladığı Ankara Anlaşması AET ile Türkiye arasındaki gümrük birliğinin tohumlarını atmıştır. İlerde AB’ye hiçbir zaman giremeyeceğimiz için, gümrük birliği tamamen Türkiye’nin aleyhine işlemiştir. Hele 31 Mayıs 1968 yılında ABD ile yapılan ikili,koşullu kredi anlaşması,Türkiye’yi ekonomik, mali ve siyasi alanda tam manasıyla bağımlılığa sürüklemiştir.Anlaşma 30,5 milyon dolarlık bir krediyi öngörür. Ancak bu kredi borcu ağır koşullara bağlanmıştır. Anlaşmaya göre, Etibank’ın Ergani hariç tüm bakır işletmelerini, ABD’nin kontrolü altındaki ‘Karadeniz Bakır İşletmeleri AŞ’ye devretmesini şarta bağlıyor. Anlaşmanın üçüncü maddesine göre,

“Tescil belgesi, organizasyon şeması, Türk hükümetinin krediyi şirkete borç vereceğine ilişkin hükümetle şirket arasında yapılmış olan sözleşmenin tasdikli bir örneği, yönetim kurulu üyelerinin isimleri Türkiye'deki Amerikan Yardım Teşkilatına (AID) bildirilecektir. ABD’nin bütün bunları uygun görmesi halinde kredi ödemesi yapılacaktır.”

Haydar Tunçkanat’ın kitabından yararlanarak merhum Adnan Menderes’i kötüleyenler, bunları niçin görmezden gelirsiniz?

Menderes öncesi ve Menderes sonrası ABD ile yapılan tüm ikili anlaşmaları elinin tersi ile itip, sadece rahmetli Adnan Menderes’in 5 Mart 1959 tarihinde ABD ile yaptığı ikili ‘Türk ABD Güvenlik İşbirliği Anlaşması’nı çarpıtarak kötülüyorlar.

Bu anlaşma, Türkiye’ye yönelik ‘doğrudan ya da dolaylısaldırı’ durumunda ABD’nin Türkiye’yenin yardımına geleceğini taahhüt etmektedir. Aynı anlaşama aynı zamanda Pakistan ve İran ile de yapılmıştır. Esas amaç komünizm yayılmacılığıdır. Zaten bu anlaşmayı kötüleyenlerinde çoğunluğu eski komünistlerdir. Anlaşmaya göre, Türkiye, İran ve Pakistan eğer SSCB tarafından bir saldırıya uğrarsa, ABD bu ülkelere silahlı yardım yapacaktır. Gerçi Türkiye NATO üyesidir. Ancak Türkiye dâhil birçok NATO üyesi ülke de doğrudan olmasa da dolaylı saldırı altındadır.

TCK’da da ‘dolaylı faillik’ diye bir kavram vardır. Dolaylı faillik kişinin başkasını kullanarak suç işlemesi demektir. Dolaylı fail suçun icrai hareketlerine katılmaz, ancak suçun icrasını gerçekleştirecek olan kişinin yönlendirilmesini, iknasını vesaire yapar. Yani bir nevi azmettiriciliktir.

Soğuk Savaş dönemini yaşamış olanlar çok iyi bilirler, Komünist Rusya da hatta kızıl Çin de ajanları vasıtasıyla, ekonomik seviyesi düşük ülkelere kolaylıkla sızmaktalar ve varoşlarda, işçi kesiminde, köylerde o ülke için son derece tehlikeli komünizm propagandası ve organizasyonları yapmaktadırlar. 12 Mart Muhtırası öncesi ve 12 Eylül Darbesi öncesi Türkiye’de yaşanan sağ-sol çatışmalarını, fabrikaları çalışamaz hale getiren grevleri hatırlatırım. Grev elbette demokratik bir haktır ama o dönemlerde sürekli grev yapılıyordu. Dolaylı saldırı ile kastedilen budur. Örneğin FETO yapılanması da Türkiye’ye karşı yıllarca önce başlatılmış, son derece tehlikeli dolaylı bir saldırıdır.

Ancak Menderes’in düşmanı bazı kesimler,bu anlaşmada ki ‘dolaylı saldırı’ ifadesini istismar etmekteler ve anlaşmanın Türkiye ile değil de Türk hükümeti ile yapıldığını iddia etmektedirler. Güya bu anlaşma, sadece ABD taraftarı olan, ABD ile işbirliği yapan hükümetlerle, onları korumak amacıyla yapılmıştır. O halde dolaylı saldırı nedir? Dolaylı saldırı olsa olsa seçilmiş hükümete karşı yapılacak silahlı bir darbedir ve 27 Mayıs’ta yapıldı da. Peki, ABD niçin Menderes hükümetini desteklemedi, korumadı, idamları önlemedi. Bunları yapmadığı gibi neden darbe hükümetini ilk tanıyan ülke oldu.

İnsan bir eleştiri yaparken birazcık olsun mantık bağlantıları kurar. Gerçi rahmetli Menderes’e karşı yapılan bu çarpıtmalar birer eleştiri değildir, olsa olsa kötülemedir ve girişte belirtiğimiz gibi bir takım çevrelerin vicdanını rahatlatmaya çalışmasıdır. Ama bu çabalar sonuçta, ‘özrü kabahatinden büyük’ deyişini hatırlatır.

1.2.2018 Fenerbahçe
Hasan Emre Oktay

*** İŞTE "BAHSE KONU" O MAKALE:
Gönderen Metin Aydoğan Kuramsal Aktarım: ABD VE ASKERİ İŞGAL (Bu KONU LÜTFEN Bilenler tarafından AÇIKLANSIN ve BURAYA YORUMLANSIN)
Gönderen Metin Aydoğan Kuramsal Aktarım:
ABD VE ASKERİ İŞGAL


Adnan Menderes hükümeti, 5 Mart 1959’da, ABD’ye Türkiye’ye silahlı müdahale hakkı veren bir anlaşma imzaladı. Anlaşma, “Türkiye, doğrudan ya da dolaylı olarak; tecavüz, sızma, yıkıcı faaliyet ya da sivil saldırıya uğraması durumunda “ABD’ye askeri müdahale hakkı tanıyordu. “Tecavüz, sızma, yıkıcı faaliyet, sivil saldırı” gibi kavramların ne anlama geldiğini ve hangi durumda oluşacağını Amerikalı yetkililer karar verecekti.
Askeri İşgal: Eski Bir Öykü
ABD’nin Türkiye’ye bakışı ve kimi zaman askeri işgali içeren söylemleriyle, yarım yüzyıllık eski bir öyküdür. 1946’da Türkiye’ye girerken; aldığı ve aldırdığı kararlar, ikili ve çoklu anlaşmalar, ekonomik ilişkiler, Türkiye’den bir daha çıkmama üzerine kuruludur. Bu amaca yönelik Amerikan siyaseti; bağımsızlığı köreltme, güçsüzleştirme ve gerekirse askeri güç kullanmaya dayalıdır. Türkiye’den hiçbir koşulda vazgeçmeyeceklerini ve Türkiye’de iktidarı da muhalefeti de kendilerinin belirleyeceğini işin başında açıklamışlardı.

ABD Hükümeti adına Türkiye’ye gelen ve 1949’da adını taşıyan ünlü raporu hazırlayan Max Weston Thornburg, Washington’a, “Türkiye elden gitmesine asla izin vermeyeceğimiz bir ülkedir” diyordu.1

ABD’nin Türkiye’ye verdiği önemi gösteren bir başka örnek, Pentagon’da ‘Güç Dönüşüm Birimi ve Stratejik Gelecek’ uzmanı olarak çalışan, Deniz Harp Okulu profesörlerinden Thomas P.M.Barnet’in, 2005 yılında yaptığı şu değerlendirmedir. “Ben, Türkiye’yi küreselleşmenin Entegre Olmamış Boşluk (Batı dışındaki ülkeler y.n.) içinde yer alan, bu nedenle kitlesel şiddet ve çatışma riskine en açık ülkeler grubu içine alıyorum... Oysa, küreselleşmenin yayılmasında Türkiye’den daha önemli bir rol oynayacak çok az ülke vardır”.2

Silahlı Müdahale Hakkı
Adnan Menderes hükümeti, 5 Mart 1959’da, ABD’yle Türkiye’ye silahlı müdahale hakkı veren bir anlaşma imzaladı. Anlaşma, “Türkiye, doğrudan ya da dolaylı olarak; tecavüz, sızma, yıkıcı faaliyet ya da sivil saldırıya uğraması durumunda” ABD’ye askeri müdahale hakkı tanıyordu. “Tecavüz, sızma, yıkıcı faaliyet, sivil saldırı” gibi kavramların ne anlama geldiğini ve hangi durumda oluşacağını Amerikalı yetkililer karar verecekti.3

ABD, 1974 yılında, “haşhaş ekiminin yasaklanmaması durumunda İstanbul’un bombalanacağını” açıklamıştı. Başkan Nixon, ABD Ankara Büyükelçisi Handley’i Washington’a çağırmış, ona, istenilen yasaklamanın yapılmaması durumunda,“Sultanahmet Camii başta olmak üzere” İstanbul’un bombalanacağını ve 6.Filo’nun İstanbul’a geleceğini bizzat Başbakan’a (Bülent Ecevit) bildirmesi görevini vermişti.4

Tehdit Siyaseti
Askeri işgale yönelik gözkorkutmalar günümüze dek sürmüştür. Şubat 1996’da, ABD California Senatörü Brad Sherman, Temsilciler Meclisi’nde yaptığı konuşmada, Türk Ordusu’nun Doğu ve Güneydoğu Bölgesi’nde katliam yaptığını ileri sürerek, ABD’nin, “NATO üyeliğine bakılmaksızın” Türkiye’ye Askeri müdahalede bulunmasını istemişti. Amerikalı senatör şunları söylemişti: “Birleşik Devletler, Kürtlerin korunması için daha açık ve daha sert bir tutum izlemelidir. Baskıcı rejimlere karşı tutumumuz, bu ülkelerin NATO müttefiki olması ya da olmaması ile değişmemelidir. Türkiye’deki Kürtlerin korunması için Birleşik Devletler askeri güç kullanarak devreye girmelidir”.5

ABD Müşterek Kuvvetler Komutanlığı, 24 Temmuz 2002’de, California eyaletinde maliyeti yüksek kapsamlı bir askeri tatbikat düzenledi. “Bin Yılın Meydan Okuması-2002”(Millenium Challenge 2002) adını taşıyan ve Lozan Antlaşması’nın 79.yıldönümünde başlatılan tatbikatın ayrıntıları gizli tutulmuştu. Ancak, konu ve açıklanan amaçlar, 24 Temmuz tarihiyle birleşince, “hedef ülke” olarak ortaya Türkiye çıkıyordu.

Senaryo
Tatbikat senaryosuna göre; “Bir ülkede büyük yitiklere yol açan bir deprem oluyor (Kocaeli depremi). Aynı günlerde uluslararası mahkeme o ülkenin sınırlarını ilgilendiren olumsuz bir karar alıyor; etnik ve dinsel oluşumlar siyasi olarak güçleniyor. Ülke güvenliğinin tehlikeye girmesi nedeniyle ordu duruma müdahale ediyor ve deniz taşımacılığını önleyecek biçimde ülkeyi güvenlik çemberine alıyor. Birleşmiş Milletler ABD’nin girişimiyle, yaptırım kararı alıyor. Bunun üzerine ABD ordusu, hava saldırısına geçerek ülkenin önemli kentlerini 96 saat içinde (Türkiye’nin seferberlik süresi) işgal ediyordu”.6

ABD Müşterek Kuvvetler Komutanı Orgeneral Kernal o günlerde, Millenium Challenge 2002 Tatbikatı ve Spiral 1, Spiral 2 senaryolarını kastederek, “kendimizi izin verilmeyen durumlara hazırlıyoruz” demişti.7

Bu tür açıklamalar; Türkiye’deki dengesiz yönetim, bölgedeki Rus-ABD gerilimi ve PYD’nin ordulaştırılmasıyla birlikte ele alınmalıdır. Bu yapıldığında, yaşanmakta olan sürecin boyutu genişleyecektir. “Türkiye’nin havasahası NATO havasahasıdır”, “NATO Türkiye’yi korumada kararlıdır” türünden sözlerinin taşıdığı anlam, hala netlik kazanmamıştır. Türkiye’ye yabancı askerin girmesine izin sorunu ya da bir başka deyişle, “izinli işgal”, bu ülkede tartışılmamış bir konu değildir. Bu olasılık, 2003’teki Irak müdahalesinde, gerçeğe dönüşmekten kılpayı kurtulmuştu.

Geçmişten günümüze yarım yüzyıllık olay ve söylemler ortada. Ülke yönetiminin kişi egemenliğine indirgendiği; yasama, yargı ve yürütmenin dumura uğratıldığı, devlet yetkililerinin çıkar aracı olarak kullanıldığı ve muhalefeti olmayan bir ülkede her şey olabilir. İstihbarat örgütünün başındaki kişinin, basına yansıyan, “sekiz füze attırtıp savaş gerekçesi yaratırım” biçimine sözler söyleyebildiği bir ülkede neler olmaz.8

DİPNOT
1 “Bozkırdan Doğan Uygarlık – Köy Enstitüleri ”Yalçın Kaya, Tiğlat Mat., İst., 2001, 2.Cilt, sf.501
2 “Türkiye Merkez Üs” Nilgün Cerrahoğlu, a.g.g. 30.06.2004
3 “Menderes’in Dramı” Ş.S.Aydemir, Remzi Kit., İst., 1969, sf.29
4 “Sivil Darbe Girişimi ve Ankara’da Irak Savaşları” Fikret Bila, sf.184; ak.Ahmet Erimhan “Çuvaldaki Müttefik”Birharf Yay., İst., 2006, sf.35-36
5 “Haksız Suçlama” Cumhuriyet, 12.02.1999
6 “Çuvaldaki Müttefik” Ahmet Erimhan, Birharf Yay., İst., 2004, sf.216 ve Aydınlık 11.08.2002
7 a.g.e. sf.2168 Aydınlık 27.10.2015

8 Ocak 2018 Pazartesi

Fazilet anlamında cumhuriyetin hayat bulduğu ve demokrasi ışığının yandığı "ŞANLI GÜN" 7 Ocak 1946-7 Ocak 2018, 72.Yıl

TÜRKİYE'DE DEMOKRASİ IŞIĞININ "İLK KEZ" YANDIĞI GÜN: 
07 OCAK 1946!.. 
(ANCAK, BU IŞIK 27 MAYIS 1960 İSYANI İLE ALÇAKÇA, HUNHARCA, ŞANTAJ, TEHDİT, BASKI, ŞİDDET VE KUMPASLA SÖNDÜRÜLMÜŞTÜR)
TARİHİ, HAKİKİ VE KADİM DEMOKRAT PARTİ, BUNDAN 72 YIL ÖNCE 07 OCAK 1946’DA KURULDU
Demokrat Parti 72 yıl önce 1946’da bu gün kuruldu...
Demokrat Parti, 7 Ocak 1946'da kurulan ve dört yıl sonra yapılan seçimlere (14 Mayıs 1950'de) 27 yıllık tek parti dönemini sona erdiren, Türkiye Cumhuriyeti'nde ilk defa serbest seçimle iktidarı kazanan Türk siyasi partisidir. Sırasıyla 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanmış ve on yıl boyunca (1950-1960) iktidar olmuştur. Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi ile iktidardan düşürülmüş ve 29 Eylül 1960'ta kapatılmıştır. Demokrat Partinin kısa adı "DP"dir.
DEMOKRAT PARTİ'NİN KÖKENLERİ
Tarihi, Hakiki ve Kadim-Gerçek Demokrat Parti'nin kökenleri, Osmanlı döneminde ifa ve icra edilen 1902 tarihli "Jön Türkler kongresi"ne kadar uzanır. Bu kongrede Jön Türkler, merkezi otoritenin güçlü olmasını savunanlar (devletçiler) ile (daha serbest, katılımcı ve karma ekonomiye dayalı, demokrasi odaklı) liberal bir yönetim biçimini savunanlar şeklinde ikiye ayrılmıştı.
Bunlardan birinci grup Ahmet Rıza liderliğinde İttihat ve Terakki adını aldı. İkinci grup ise (dönem itibarıyla) Prens Sabahattin çevresinde toplandı ve Osmanlı Ahrar Fırkası'nı oluşturdu.
İttihat ve Terakki anlayışı I. Dünya Savaşı ve ardından başlayan Kurtuluş Savaşı yıllarında TBMM'de Birinci grup ve sonradan Halk Fırkası'nı en sonunda da Cumhuriyet Halk Partisi'ni ortaya çıkardı. İkinci Grup, Ahrar Fırkası, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile cumhuriyetin ilanı sonrası (ilk demokrasiye geçiş denemeleri olan ve bizzat Mustafa Kemal ATATÜRK himayesinde oluşturulan) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası adlarıyla partileşti. İşte 1946'da kurulan Demokrat Parti bu İkinci Gruptan nüvelenmiş ve sonunda doğmuştur. (Kaynak: Wikipedia)
DEMOKRAT PARTİNİN KURULUŞU
İsmet KOYUNCU - ismet.koyuncu@bursahaber.com
7 Ocak 1946 yılında kurulan Demokrat Parti Cumhuriyetimizin en köklü çınarı olan iki partiden biridir, Demokrat Parti ülkemizin değişimine, gelişimine ve üretime en büyük katkıyı koyan partidir. 07 Ocak 2018 Pazar günü Ankara'da 72 kuruluş yıl dönümü kutlamalar genel başkan’ın konuşması ile başlayıp partililerin yanısıra üst düzey siyasilerin, bürokratların, tv ve gazetecilerin katılımı ile gerçekleşti.
Demokrat parti nasıl kuruldu CHP'nin tek partili dönemin de uyguladığı yanlış politikalar neticesinde buna karşı çıkan milletvekilleri vardı ve bu itirazlar CHP yönetimini rahatsız etmekteydi yanlış uygulamalara şiddetle itiraz eden vekiller tarihe Dörtlü Takrir olarak geçen önergeyi verirler.
Dörtlü Takrir, 12 Haziran 1945'te CHP'li Celal Bayar, Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuad Köprülü'nün meclis grubunda açık olarak görüşülmek üzere verdiği önergedir. Dört kişi verdiği için Dörtlü Takrir diye anılır. Amacı, Türkiye'nin tek parti yönetiminden çok partili hayata geçmesi, serbest seçimlerin yapılması, üniversite özerkliği, tek dereceli seçim sistemi, yürütme erkinin CHP'nin tüzel hamiliğinden çıkarılması idi. Menderes ile Köprülü Vatan Gazetesi’nde muhalif yazılar yazmaya başlayınca 21 Eylül 1945'te ikisi de partiden ihraç edildi.
Buna tepki göstere Refik Koraltan'nın partiden ihraç edilmesi takip etti.
Gelişen olaylar doğrultusunda Celal Bayar ise hem milletvekilliğinden hem de partiden istifa etmiştir. Partiden ayrılan bu dört kişi, 7 Ocak 1946'da Demokrat Parti'yi kurmuşlardır. Demokrat Parti, 7 Ocak 1946'da kurulan ve dört yıl sonra yapılan seçimlerde (14 Mayıs 1950'de) 27 yıllık tek parti dönemini sona erdiren, Türkiye Cumhuriyeti'nde ilk defa serbest seçimle iktidarı kazanan Türk siyasi partisidir. Sırasıyla 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanmış ve on yıl boyunca (1950-1960) iktidar olmuştur. Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi ile iktidardan düşürülmüş ve 29 Eylül 1960'ta kapatılmıştır.
14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler Türkiye'de 27 yıllık tek parti devrini sona erdirdi. 1923'ten beri tek başına ülkeyi idare eden Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı halkoyu ile Demokrat Parti'ye devredecekti. Seçim sonuçlarına göre DP %52.7 oy alarak 408 milletvekilliği kazanmıştı. CHP %39.4 ile 69 milletvekili ile temsil edilme hakkı kazandı. Millet Partisi 1, bağımsızlar 9 milletvekiline sahip oldular. Atatürk'ten sonra 11,5 yıldır cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan İsmet İnönü artık ana muhalefet lideriydi. 22 Mayıs 1950 günü TBMM açıldı. Refik Koraltan başkanlığa seçildi. Ardından yapılan cumhurbaşkanlığı oylamasında DP Genel Başkanı, İzmir milletvekili Celâl Bayar 453 milletvekilinin katıldığı oylamada 387 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti'nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi. Hükumeti kurmakla DP Aydın Milletvekili Adnan Menderes görevlendirildi. Aynı gün Menderes kendisinin ilk Cumhuriyet'in 19. hükumetini kurdu. 2 Haziran'da güvenoyu aldı. 9 Haziran 1950'de DP Genel İdare Kurulu Adnan Menderes'i genel başkanlığa seçti. Dünyada belki çok nadir görülen bir olay gerçekleşmişti. Uzun yıllar boyu ülkeyi kendi otoritesi ile yöneten iktidar, tamamen serbest, hür, kansız ve hilesiz bir seçim ile yerini bir başka partiye bırakmıştı. Bu yüzden 1950 seçimleri, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’nde "Beyaz Devrim" olarak adlandırılmıştır. 1950-1954 VE 1957 Seçimlerini açık ara kazanan Demokrat Parti'nin oy yüzdeleri günümüzde dahi geçilememiştir %57 ve%54 olarak tarihe geçmiştir Demokrat Parti’yi anlatmaya kitaplar yetmez...
Link=> http://www.bursahaber.com/demokrat-partinin-kurulusu-makale,15554.html
Bursa Haber Gazetesi

30 Kasım 2017 Perşembe

DÖNEM ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLEN NEGATİF KAMPANYALAR, YALAN-İFTİRA, SANSASYON VE SPEKÜLÂYON FURYASINA CEVAP YERİNE KAİM BİR ÇALIŞMA: "TÜRKİYE NATO’YA (KUZEY ATLANTİK PAKTI'NA) NEDEN?.. VE NASIL?.. GİRDİ?"

TÜRKİYE NATO’YA NEDEN VE NASIL GİRDİ?
Hasan Emre OKTAY 
NATO’nun Norveç’te düzenlediği komuta kontrol amaçlı Trident Javelin adlı tatbikatta, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğraflarının düşman taraf, dolayısıyla hedef olarak gösterilmesi skandalı üzerine, Türkiye tatbikata katılan 41 askerini geri çekti.

Tüm vatandaşlarımızı çileden çıkaran bu olay üzerine Türk basınından, muhalefetten ve hükümetten büyük tepki geldi. Bu tepkiler üzerine ‘NATO, Norveç Ortak Harp Merkezi Komutanlığı’ yetkililerince Türkiye’den özür dilendi, bu nankör kumpası organize eden NATO görevlileri işten uzaklaştırıldılar. Ancak bu olay bardağı taşıran son damla mahiyetindedir. Artık Türkiye Cumhuriyeti, son derece haklı olarak NATO’daki varlığını sorgulama ve NATO’dan hızla kopma sürecine girmiştir. Zira 27 Mayıs 1960 Darbesi felaketi dâhil tüm darbelerin arkasında NATO’nun olduğu belgeleri ile ortaya çıkmıştır. Ayrıca Türk Savunma Sanayiinin 10 yıllar boyu süren bağımlılığının arkasında da NATO vardır. NATO bir yerde ABD demektir. ABD ise 15 Temmuz Darbe girişimin müsebbibi Fetullah Gülen’i, darbede yaşamını kaybeden 250 şehidimize, 2.000 gazimize rağmen ki bunların önemli bir kısmı malul gazidir, sırça köşkte prensler gibi yaşatmaktadır. Gönderilen sandıklar dolusu belgeleri değil okumak, eline bile almamışlardır. Şimdi de büyük bir pişkinlik ile Rıza Sarraf davası ile ekonomik olarak Türkiye’yi sıkıştırmaya hazırlanmaktadırlar. Bu davanın sonunda, büyük bir olasılıkla Türkiye’ye karşı ya bir ambargo, ya da milyar dolarlık tazminat talebinde bulunacaklardır.

ABD ve NATO ülkelerinden paramızla kendimizi savunmak için silah alma talebinde bulunduk, asla kabul etmediler. Bulgaristan’a, Hırvatistan’a ve birçok ülkeye kolaylıkla sattıkları silahları Türkiye’den titizlikle esirgediler. Bizde Rusya’dan S 400 füzelerini, teknolojisi ile birlikte almaya kalkınca da çılgına döndüler. Kısaca ifade edecek olursak görünen köy kılavuz istemez, ne NATO, ne ABD Türkiye’ye dost değil hatta düşman gibi davranmaktadır.       

Bu satırları kaleme almamın amacı NATO’ya giriş sebebimizin aydınlatılmasıdır. Zira Hafızayı beşer nisyan ile maluldür. Her olay meydana geldiği dönemdeki şartlarla değerlendirilmelidir.

CHP muhalefeti NATO skandalını üç gün boyunca eleştirdi ve sonra mutat üzere tekrar eleştiri oklarını Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve Ak Parti hükümetine çevirdi. Sanki Atatürk ile Erdoğan’ın birlikte hedef gösterilmeleri bir Ak Parti tezgâhı imiş gibi tuhaf yaftamalar yapıldı ve bu eleştiri okları 1952 yılı rahmetli Menderes dönemine kadar uzandı. Birkaç televizyon programında da izledim, bizi NATO’ya sokan Menderes’tir. Menderes bu eylemi ile kendi dâhil birçok faili meçhule neden olmuştur gibi bilgi eksikliğine dayanan yanlış ifadeler kullanıldı.

O halde ‘önce bilgi sonra fikir’ diyelim ve NATO’ya bizi rahmetli Adnan Menderes’in nasıl ve niye soktuğunu kısaca irdeleyelim.

Yıl 1946, Tek Parti CHP dönemi, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Şükrü Saraçoğlu, 10 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinden aktarıyorum,

“Dört gün süren ve halkımızın kalbinde pek tatlı hatıralar bırakan ziyaretlerinden sonra dost Amerikalı denizciler dün sabah saat ondan sonra limanımızdan ayrıldılar… Gemilerin geldiği Cuma gününden beri adeta bir bayram yerini andıran şehir, misafirlerini aynı şevk ve heyecanla uğurluyor. Beylerbeyinden, Üsküdar’a, Beşiktaş’tan Sarayburnu’na kadar bütün sahiller kadın, erkek, çoluk çocukla dolu. Bu yalnız bir devletin diğer devlete karşı gösterdiği dostluk değil, bütün bir milletin diğer bir millete karşı duyduğu kardeşçe hislerin en samimi ve en canlı tezahürüdür. Bu gün İstanbul halkı için başlıca iş dört günden beri başımızın değil, kalbimizin üstünde taşıdığımız misafirlerimizi aynı konukseverlikle uğurlamaktır… Misafir gemicilerin şehre çıkış noktası olan Dolmabahçe Meydanı sabahın yedisinden itibaren dolmaya başlıyor. Misafirlerin İstanbul2da kaldıkları kısa müddet içinde edindikleri dostları kendilerine hediyeler getirmişler. Türk gazeteciler de misafir meslektaşlarına hediyeler hazırlamışlar… Denizyolları idaresi dost Amerikan denizcilerini İstanbul halkının daha rahatça uğurlayabilmesi için hususi vapurlar tahsisi etmiş. Amerikan kolejine ayrılan Moda vapuru Kabataş’tan, Üniversiteye ayrılan Şuvat yolcu salonu önünden, Ülev ile 68, 75 ve 76 numaralı vapurlar Galata rıhtımından 65 numaralı vapur Üsküdar’dan, Göztepe de Kadıköy’den saat tam 9,30’da hareket ediyorlar. İstanbul halkının Amerikalı denizcileri ne kadar sevdiğini anlamak için bu vapurları dolduran kalabalığı görmek kâfi… Bu sırada Providence demir alarak Sarayburnu’na doğru ilerliyor, onu Power muhribi ile dostlarımızı Çanakkale açıklarına kadar teşyi edecek olan torpido muhriplerimiz takip ediyor… Dünyanın en büyük harp gemisi Yavuz’un önünden geçerken bandomuz Amerika milli marşını çalıyor ve denizciler flamalarla selamlaşıyorlar… Sahillerde biriken halk, gemileri hararetle alkışlıyor, hayırlı yolculuklar temenni ediyor. Denizyolları vapurları Sarayburnu ve Selimiye önlerinde bekliyor, içerlerindeki kalabalık, harp gemileri geçerken mendiller sallıyor ve uğurlar olsun, güle güle diye sesleniyor… Gemiler Sarayburnunu dönünce Missouri kefilenin başına geçiyor. Providence , Power ve bizim harp gemilerimiz onu takip ediyorlar. Denizyolları vapurları kafilenin iki tarafından gidiyorlar. Sirkeci’den Yeşilköy’e kadar uzanan sahiller aynı heyecanlı kalabalıkla dolu. Misafirlerimiz müthiş bir alkış tufanı arasında İstanbul’u arkalarında bırakıyorlar… Yeşilköy açıklarında Denizyollarının on vapuru düdük çalarak dostlarımızı selamlıyor ve dönüyorlar. İki kardeş milletin yeryüzünde ebedi barışı kurmaktan başka gayesi olmayan donanmalarına mensup gemiler bir gelin alayı halinde Marmara’nın berrak suları üzerinde yavaş yavaş uzaklaşıyorlar… Yolunuz açık olsun dostlarımız”

İnanılır gibi değil, değil mi?
Şimdi bu tezahüratın nedenini anlamak için İkinci Dünya Savaşının bitimi olan 1945 yılından itibaren gelişen olayları kısaca hatırlayalım.

19 Mart 1945, Türkiye Moskova Büyükelçisi Selim Sarper ve Başkâtip Adnan Kural Rus Dışişleri Bakanı Molotof tarafından çağrılırlar. Savaş bitmek üzeredir ve Rusya galip tarafta bulunmaktadır. Türkiye, Almanların yenileceği anlaşıldığı halde, sizde savaşa dâhil olun, savaş daha çabuk bitsin ve daha az insan ölsün gibi ısrarlara rağmen İnönü’nün çekimser politikaları yüzünden bir türlü savaşa girmemiştir. Girse Türkiye de savaş galipleri arasında yerini alacaktı. Ancak Türkiye, silahlar bırakıldıktan sonra sembolik olarak Almanya’ya savaş ilan etmekle yetinmiştir. İnönü Dönemi kitabımızda bu konuyu ayrıntılı olarak irdeledik.

Muhtemelen Selim Sarper’in aklına çağrılmalarının sebebi olarak,  süresi bitmek üzere olan, 17 Aralık 1925 tarihli ‘Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması’ gelmiştir. Birinci Dünya Savaşında, Sarıkamış felaketinden sonra Rusya Doğu vilayetlerimizi işgal etmiş, Erzurum’a kadar topraklarımıza girmiştir. Ancak 1917 yılında Rusya’da Bolşevik İhtilali başlar ve iç çatışmalar dolayısıyla Rusya topraklarımızdan çekilir ve Anadolu’da bir süre sonra başlayacak milli mücadeleyi destekler. Zira İngilizler ’in Doğu bölgelerimize hâkim olmasını kendi güvenlikleri bakımından istemezler. Daha sonra da Türkiye ile söz ettiğimiz 1925 Dostluk ve Tarafsızlık anlaşması, Türkiye adına Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ve SSCB Dışişleri Halk Komiseri Jorj Çiçerin tarafından Paris’te imzalanır. Anlaşmaya göre, taraflardan biri askeri saldırıya uğrarsa diğeri tarafsız kalacak, iki taraf birbirlerine saldırıda bulunmayacak ve karşı tarafın aleyhinde hiç bir ittifaka girmeyecektir. Sonradan bu anlaşma 17 Aralık 1929’da Ankara’da, 30 Ekim 1931’de yine Ankara’da, 7 Kasım 1935’de tekrar Ankara’da yapılan protokollerle üç defa uzatılmıştır ve son uzatma 10 yıl içindir. Son protokole göre, eğer anlaşmanın bitiminden 6 ay önce, yani 7 Mayıs 1945’e kadar taraflardan biri herhangi bir itirazda bulunmazsa anlaşma iki yıl daha yürürlükte kalacaktır. 7 Mayıs uzatma protokolü esas alındığında, anlaşmanın bitimine 8 ay vardır.

Molotof, Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Selim Sarper’e diplomatik bir lisanla SSCB olarak, Türkiye ile yapılmış olan17 Aralık 1925 tarihli tarafsızlık ve dostluk anlaşmasını fesh ettiklerini bildirir. Molotof, gerekçe olarak da anlaşmanın çok eskidiğini belirtir. Molotof, savaş sonrası değişen dünyada artık bu anlaşmanın anlamının kalmadığını ifade eder. Ona göre, anlaşma ya feshedilmeli ya da yeni şartların ışığında iyileştirilmelidir. 

Paris Anlaşması Birinci Dünya Savaşı döneminde Sovyet Rusya ile yapılan 3. Anlaşmadır. İlk anlaşma hemen savaş sonunda 3 Mart 1918’de yapılan ‘Brest-Litovsk Barış Anlaşması’dır. Osmanlı Hükümeti, Sovyet Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan ile birlikte imzalanan bu anlaşmanın Osmanlı devletini ilgilendiren dördüncü maddesine göre, Sovyet Rusya işgal etmiş olduğu Doğu Anadolu’yu tahliye ederek Osmanlı Devletine iade edecektir. Bu anlaşmadan 3 sene sonra 16 Mart 1921’de Sovyetler Birliği ile Türkiye Moskova Anlaşmasını imzalarlar. Bu anlaşma, iki devlet arasındaki hududu saptamıştır. Anlaşmaya göre Batum Sovyet Rusya’da, Kars, Ardahan Türkiye’de kalacaktır.

Brest-Litovsk anlaşması ile güya hudutlar sorunu bitmişti. Ama şimdi Molotof gururla sınır sorununu tekrar raftan indirmiştir. Ayrıca alınan duyumlara göre Sovyetler Birliği, Boğazların statüsünü tayin eden 1936 tarihli Montreux Anlamasından da memnun değildir.

Ankara’ ya dönen Selim Sarper Molotof’un deklerasyonunu, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine bildirir. Ancak İnönü’nün damadı gazeteci Metin Toker’in o dönemlerle ilgili anlatımlarından anladığımıza göre, ‘ülkede dış politika sahası hala sıkı bir kayıtlamanın altındaymış.’ Devletin kontrolünde olan Anadolu Ajansından başka, diğer gazeteler hiçbir şey yazamamaktalarmış. Dış basında yayımlanan her haber, sadece Anadolu Ajansı vasıtasıyla verilebilmekteymiş. Dolayısıyla yine Metin Toker’e göre, 1945 yılı ile ilgili gazeteleri karıştıran araştırmacılar Sovyet Rusya’nın Türkiye’ye karşı tutumu hakkında fikir sahibi olamazlarmış. Hâlbuki Türkiye son derece ciddi, tehditkâr bir durumla karşı karşıyadır.

Sovyet Rusya’nın Molotof’un ağzından Selim Sarper’e ifade ettiği deklerasyonunun, bu günkü
ABD’nin, FETO, PKK, YPG konusunda Türkiye’ye karşı aldığı tavırdan pek de farkı yoktur.  PKK’nın Suriye’deki kolu olan YPG’ye 3500 TIR dolusu silah, hatta ağır silahları DAEŞ ile savaşıyor bahanesiyle veren ABD, DAEŞ’in işi bittiği halde hala silah sevkiyatına devam etmektedir. Anlaşılan ABD, tarumar ettiği Irak ve Suriye’de YPG ve PKK teröristlerini kullanarak Türkiye’ye karşı bir ordu oluşturmakla meşguldür. Son Trumb-Erdoğan konuşmasında, Trumb silah sevkiyatını artık yapmayacaklarını söylemiş. Söylemiş de zaten giden silah gitti. Bu silahlar ne olacak? Son gelen haberlere göre, YPG’ye verilen silahların bir kısmını ABD geri alacakmış, inşallah diyelim. Soçi’deki Türkiye, İran, Rusya işbirliği ABD’yi hayli rahatsız etmişe benziyor. Tekrar konumuza dönelim.

4 Nisan günü, Türkiye Hariciye Vekili Hasan Saka, SSCB’nin Ankara’daki Büyükelçisi Vinogradof’a Türkiye’nin mukabil deklarasyonunu bildirir.

“…Türkiye Cumhuriyeti Türk-Sovyet dostluğuna bunca değerli hizmetler yapmış olan adı geçen anlaşmaya verdiği kıymeti belirtmek ister. Cumhuriyet Hükümeti Sovyet Hükümetinin vadesi biten bu anlaşmayı her iki tarafın bugünkü menfaatlerine daha uygun ve ciddi iyileştirmeler ihtiva edecek başka bir anlaşma ile değiştirmek telkinini müsait karşılar ve bu maksatla kendisine yapılacak teklifleri gereken bütün dikkat ve iyi niyetle incelemeye hazır bulunduğunu bildirmekle şeref duyar.”

Cevap deklerasyonu ne kadar soğukkanlı ve iyimser bir üslup içerse de, ilgili devlet kademelerinde bir telaş başlamıştır bile. Zira Sovyet Rusya, Ermenistan’ı, Gürcistan’ı, Azerbaycan’ı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine katarak doğu sınırımıza dayanmış vaziyettedir. Bir taraftan da Doğu Avrupa’da işgal ettiği Polonya’dan çıkmamış, Macaristan, Bulgaristan, Çekoslovakya’ya, Asya’da Türki devletlere rejimini ithal etmek, dolayısıyla bu ülkeleri Sovyetler Birliğinin bir uydusu haline getirmek çabasındadır. Özel sektörün ilga edildiği, her kuruluşun devletleştirildiği, dinin afyon telakki edilerek yasaklandığı, ateist Marksizm’e dayanan Sovyet rejimi şimdi de Türkiye Cumhuriyetini gözüne kestirmiş görünmektedir.

Zaten, 16-26 Aralık 1945 tarihinde Moskova’da düzenlenmiş olan dışişleri bakanları konferansında, Stalin yaptığı konuşmada, Sovyetlerin Türkiye’ye yönelik toprak ve Boğazlarda üs taleplerini açıkça ifade etmiş durumdadır. Alman Nazilere karşı Rusya ile müttefik olan ABD ve İngiltere dışişleri bakanları da bu toplantıya katılmışlar. Toplantının tutanaklarında, Stalin’in bu saldırgan talepleri bulunmaktadır. Bu belgeler, ‘Foreign Relations Of The United States. Diplomatic Papers’ adlı yayın (FRUS) içerisinde kamuoyuna açılmış. Belgelere göre,

“Toplantıda önce Bakü petrolleri ve İran konuşulmuş, daha sonra Türkiye ele alınmış. Stalin İngiliz Dışişleri Bakanı Bevin’e, Boğazların yönetiminin sadece Türkiye’ye bırakılamayacağını, Boğazlarda bir Sovyet üssü kurulmasının şart olduğunu söylüyor ve Türkiye’nin Doğusundaki Kars ve Ardahan’ın tıpkı Batum gibi Sovyetler Birliği sınırlarına katılması gereğinden bahsediyor. Sebep olarak da bu iki vilayetimizi Türkiye’nin işgal ettiği topraklar olarak gösteriyor. 1921 Kars ve Moskova anlaşmaları öncesi sınıra geri dönülmesini istiyor. O dönemde ihtilalin getirdiği iç çatışmalardan dolayı Sovyet yönetiminin zayıf olduğunu ve Türkiye’nin bundan istifade ederek Lenin’i ikna ederek Kars, Ardahan’ı bir nevi işgal ettiğini ve bu haksızlığın giderilmesinin gerektiğini ileri sürüyor. ”

Hatırlanacağı üzere, 1870'ten itibaren Çarlık Rusya’sının denetimine giren Kars ve Ardahan, Kurtuluş Savaşı sonrası Atatürk ve Lenin yönetimlerinin mutabakatı sonucu 1921 Kars ve Moskova antlaşmalarıyla geri alınmıştı. Tutanaklara göre toplantıda, İngiltere Dışişleri Bakanı Bevin Boğazlar konusunda karasız gibidir. Zira Bevin Stalin’e evet Boğazlarda bir Sovyet üssü kurulması konusu daha önce konuşulmuştu, diyor ve Stalin’de Boğazlar ’da üs isteklerinin sürdüğünü söylüyor.  

Aziz Dostlar görüldüğü gibi tek dişi kalmış bu canavarlar, koskoca Osmanlı İmparatorluğunu aç kurtlar gibi paramparça ettikleri yetmiyormuş gibi, gözlerini hala Türkiye Cumhuriyetinin güzel coğrafyasının, güzel topraklarına dikmişlerdir.

Gerçekte, Molotof, Sarper’e ne kadar diplomatik bir dille 1925 anlaşmasını fesh ettiklerini ifade etse de, takındığı maskenin arkasındaki görüntü dehşet vericidir.    
 
Yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyetinin o zamanki imkânları ile Sovyet Rusya ile baş edebilmesi mümkün değildir. Çare olarak bir taraftan İngiltere ve ABD’ye hissedilir bir yakınlaşma da başlamıştır.  Ancak Sovyetler Birliği Boğazların kontrolü ve idaresi işini bir Karadeniz meselesi olarak görmekte ve hatta Montrö (Montreux) anlaşmasında Karadenizli olmayan tarafların imzasının bulunmasını yadırgamaktadır. Boğazlarda üs kurma işini Türkiye ile karşılıklı olarak kolaylıkla halletmek istemektedir. Nitekim Sovyet Rusya Türkiye’ye baskı yapmaya başlarken, İngiltere, ABD gibi ülkelerle iyi geçinmeye de dikkat etmektedir. Yani günümüzde 2017 yılında ABD’nin Türkiye’ye karşı sürdürdüğü düşmanca tutumu, o günlerde Sovyet Rusya üstlenmiş görünmektedir.

Ancak Sovyetler birliği ne kadar ABD’ye yakınlaşmak istese de, uygulamakta olduğu yayılmacı politikaları büyük tedirginlik yaratmaktadır.  Ayrıca Sovyetler Birliği hem kantite hem de kalite itibariyle askeri gücünü hararetli bir şekilde arttırma yoluna girdiği de gözlerden kaçmamaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonunda Rusya’nın da kayıpları ağır olmuştur, şehirleri harap olmuş, yolları, fabrikaları yıkılmıştır. Ama tüm bunlara rağmen Sovyet Rusya nerdeyse bütün gücünü işgaller yapabilecek bir ordu oluşturmaya harcamaktadır.  Soğuk Savaş dönemi başlamak üzeredir.

Haziran ayı içinde Rusların girişimleri somutlaşmaya başlar. Haber 26 Haziran’da BBC tarafından dünya kamuoyuna açıklanır.  Sovyetler Birliği Boğazların idaresinde imtiyazlı mevki istemektedir. Ayrıca 1921’de Türkiye’ye terk edilen Kars ve Ardahan’ın da iadesini talep etmektedirler. Sovyet Rusya taleplerinin hemen ardına, kendine göre uydurduğu gerekçeleri sıralamaktadır. Onlara göre, esas amaçları Karadeniz’in güvenliği. Bu günkü rejimle Türkiye Boğazları Sovyetlere kapayabilir, Sovyetlerin düşmanlarına açabilirdi. Sovyetler Birliği bu sistemin devamına güvenlikleri açısından izin veremezmiş. Ruslar taleplerinde iyice Türkiye’nin iç işlerine karışmaktadırlar. Zira Türkiye’de daha demokratik ve daha temsili bir Türk hükümeti kurulmasını da arzuladıklarını belirtiyorlar.

Türkiye Sovyetler Birliğine verdiği cevaplarda, Rusya’nın somut isteklerine hiç değinmeden, sadece 1925 anlaşmasının iyileştirilmesi ve iyi ilişkilerin sürdürülmesi şeklinde ifadelerde bulunmaktadır. Ancak gerçekte, Sovyet Rusya’nın talepleri Türkiye’nin üzerine tam bir kâbus gibi çökmüştür. Bu ortamda Sovyetlerin Ankara Büyükelçisi ile Türkiye Dışişleri Bakan Vekili Nurullah Esat Sümer arasında bir konuşma cereyan eder. Rahmetli Sümer, Büyükelçi Vinogradof’a sormuş, ‘Bu kadar geniş topraklara sahip olan Sovyetler Birliği hala niye toprak istiyor?’  Cevap hem tuhaf, hem öfkelendiricidir, ‘Ek toprağa ihtiyacı olan Sovyetler Birliği değil, Ermenistan Sosyalist Cumhuriyeti pek ufak, toprağa muhtaç’

17 Temmuz 1945 günü Berlin’de Potsdam Konferansı’nın çalışmaları başlar. Savaşın üç büyük galibi ABD adına Başkan Truman, Sovyetler Birliği adına Mareşal Stalin, İngiltere adın Başbakan Churchill konferansta bir araya gelmişlerdir. Boğazlar meselesinin bu konferansta konuşulacağı kesin gibidir. Dolayısıyla Türkiye’nin gözü, kulağı Berlin’dedir. Sarper-Molotof görüşmesinden sonra ki, gelişmeler muvacehesinde İngiltere Türkiye’ye daha yakın bir tutum sergilemiş ama ABD kararsız bir izlenim vermiştir. Dünya Batı ve Doğu olarak ikiye ayrılmak üzeredir. Batı’nın lideri ABD’dir. Dolayısıyla Postdam’da ABD’nin özellikle Boğazlar konusundaki tutumu, yaşamsal derecede önem kazanmış vaziyettedir.


Çok ilginç ve üzücüdür. O dönemle ilgili anıları okuduğumuzda öğreniyoruz, tıpkı bugün olduğu gibi bir takım çevreler ‘canım Rusya’nın talepleri de o kadar kötü değil, nasıl olsa onlarla başa çıkamayız, bu taleplerin hiç olmazsa bir kısmını kabul edelim’ gibi kendi rahatlarını düşünüp, Sovyet Rusya’ya boyun eğme taraftarı oluvermişler. Bu günde sayıları az da olsa hain ve korkak karakterli kişilerin Güney Doğu’yu kolaylıkla gözden çıkardıklarını unutmayalım. Hâlbuki Allah korusun Güneyimizde toprak kaybetsek akabinde yeni talepler gelecektir. O tarihte Sovyet Rusya’nın gerçek niyeti, Türkiye’yi Polonya yapmaktır.  Şüphesiz ki, İngiltere veya ABD’nin Türkiye’nin yanında olması demek tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi pastayı tamamen Rusya’ya kaptırmamak içindir.

Postdam kongresi devam ederken Türkiye çok endişelidir. Zira Sovyet Rusya, Romanya ve Bulgaristan’a yığınak yapıyor, bir taraftan da Moskova’nın sesi radyosu sürekli komünizm propagandalarına başlamıştır. İleriki tarihlerde bu tür radyoların CIA faaliyeti olduğu falan ileri sürülecektir. ABD de, İngiltere de Boğazlardan Karadeniz de kıyısı olan ülkelerin savaş gemilerinin serbestçe geçmesi taraftarıdır. Ruslar ise Süveyş kanalı nasıl İngilizlerin, Panama Kanalı da nasıl ABD’nin hâkimiyeti altındaysa, Boğazların da Sovyetlerin hâkimiyeti altında olmalıdır, düşüncesinde direniyorlardı.  Ayrıca 1921 Anlaşmasından yakınıyorlar, biz ihtilalimiz yüzünden iç işlerimizle uğraşırken ve zayıf düşmüşken Türkiye Sovyet Ermenistan’ının ve Sovyet Gürcistan’ının birer parçasını koparmıştır gibi garip iddialarda bulunuyorlardı. Boğazlarda ise Türk askeri üslerine ilaveten, Sovyet askeri üslerinin kurulması, Karadeniz devletlerine karşı saldırgan maksatlarla başka devletler tarafından Boğazların kullanılması tehlikesinin önlemesi bakımından şarttır, diyorlar ve Boğazların kontrolünü tamamen Türkiye’ye veren 1936 Montrö ( Montreux) anlaşması fesh edilmelidir dibi görüşler dile getiriyorlardı.

Saldırgan Sovyet devleti adeta bir melek gibi tavırlar içine girmiş, mağdur edebiyatı yaparak Türkiye’den yakınmaktadır. Sonuçta ABD ve İngiltere, Sovyetlerin Boğazlarda askeri üs kurmasına yanaşmasalar da tüm ticari ve askeri gemilerin Boğazlardan serbestçe geçebilmeleri (seyrüsefer) görüşünde olduklarını belirtirler.  Bu durumda Montrö anlaşmasının tadil edilmesi gerekiyordu. Ancak Stalin bu görüşe karşı çıkar. Ona göre, eğer Panama, Süveyş dâhil bütün su geçitlerine seyrüsefer serbestliği getirilirse, Boğazlar ile ilgili görüşlerine katılabileceklerini ifade eder. Ancak henüz Türkiye’nin görüşünü almak konu bile edilmemiştir. Uzun tartışmalardan sonra Postdam Konferansının sonuç bildirgesi yayımlanır.  Bildirgede Türkiye ile ilgili bölüm şöyledir,

“Üç Hükümet, günün şartlarına artık uymadığından dolayı, Montrö’de imzalanmış Boğazlar sözleşmesinin tekrar gözden geçirilmesini kabul etmiştir. Bundan sonraki safhada boğazlar konusu her 3 hükümet ile Türk hükümeti arasında doğrudan doğruya yapılacak görüşmelere konu olacaktır. “

Bu bildirgeye göre de Türkiye zor durumdadır. Zaten Lozan ve Misak-ı Milli konusu pek tatminkâr değildir. Bu yüzden de Montrö anlaşması yapılmıştır. Ancak şimdi Montrö anlaşmasının da ya tadili ya da feshi söz konusudur.  Eğer Türkiye İkinci Dünya Savaşına, Almanların yenileceklerinin belli olduğu iyi bir zamanlama ile katılsaydı, gıyabında yapılan toprakları ile ilgili üç süper gücün pazarlıklarına büyük bir olasılıkla muhatap olmayacaktı. Belki de Postdam’da masalardan birinde Türkiye temsilcisi de oturacaktı. Ayrıca eğer Türkiye askeri bakımdan yeteri kadar güçlü olsaydı, bu pazarlıklar yine yapılamazdı. Hani derler ya orman kanununa göre, güçlü zayıfı yer. Bu kanun asla sadece ormanda geçerli değildir. Şekil değiştirmiş, diplomatik bir kibarlığa büründürülmüş bir şekli ne yazık ki insanlar, topluluklar ve devletlerarasında da geçerlidir.

Türkiye için iki şans vardır. Birincisi savaş yorgunu, galip gelse de savaştan perişan çıkmış ülkelerin bıkkınlığı ve savaştan çekinmeleri, ikincisi de yayılmacı politikalar izlemeye başlamış olan Sovyet Rusya’nın yayılmacılığını, kendi güvenliği için durdurmak isteyecek kapitalist ABD’nin Türkiye’nin yanında yer alması.  Nitekim ortaya çıkan durumdan son derece tedirgin olan Türk hükümeti ABD’ye ve İngiltere’ye durumu, görüşlerini anlatan bir nota verir. Nota’ ya göre, Sovyetlerin Boğazlar üzerindeki talepleriyle, Kars ve Ardahan üzerindeki talepleri aynı meselenin bağlantılı parçalarıdır. Bunlar birbirinden ayrı mütalaa edilemezler. Çünkü tehdit edilen hem Türk bağımsızlığı, hem de Türkiye’nin toprak bütünlüğüdür.

Baştan beri çekimser, sessiz görünen ABD’yi, kendi geleceğini de işin içine sokacak gibi görünen bazı gelişmeler, aniden canlandıracaktır. Şöyle ki, Boğazların tarafsızlaştırılması veya beynelmilelleştirilmesi Birleşmiş Milletler içinde, Panama ve Süveyş kanalları içinde aynı işlemin yapılmasına yol açacaktır. Ayrıca Boğazlar meselesi esas mesele değildir. Zira bir savaş esnasında Girit’te üslenecek bir hava kuvveti Boğazları Rusya’ya derhal kapatabilir. Bu bağlamda Boğazlar ’da Rusya’nın üssü olması veya olmaması önemli değil. O halde esas mesele Türkiye’nin iç rejimini değiştirmektir. Sovyetlerin Baltık’tan Karadeniz’e kadar kurdukları zincirde Türkiye Sovyet rejimi ile yönetilmeyen tek farklı ülkedir. Türkiye’de kurulacak dost bir Sovyet rejim zaten Boğazların kontrolünü otomatik olarak Sovyet Rusya’ya verecektir. Hepsinden önemlisi Türkiye’deki bu rejim Türk-İngiliz-ABD ittifakını kısaca Ortadoğu’daki batı tesirini sonlandıracaktır.

Nihayet ABD tarafı gerçekleri görmeye başlamıştır. Nitekim 2 Kasım günü Wilson Dışişleri Bakanı Hasan Saka’ya ABD’nin Montrö sözleşmesi ile ilgili görüşlerini bildirir. ABD’ye göre, Boğazlarda tarafsızlaştırılma yoktur. Türkiye Boğazların bekçisi olmaya devam edecektir. Ancak Türkiye, harp zamanında Boğazlardan Sovyet savaş gemilerinin geçişini kabul edecektir. Montrö sözleşmesinin gözden geçirilme süresi de 1946’dır zira sözleşme 1936’da imzalanmıştır. 1946’da bu amaçla bir komisyon toplanırsa, ABD’de memnuniyetle katılacaktır.

Hükümet çevrelerinde büyük bir ferahlama yaratan ABD’nin görüşleri, aynı zamanda Türk notasına da cevaptır ve İngiltere ile Sovyet Rusya’ya da bildirilir.  Ancak Sovyet Rusya taleplerinden vaz geçmez. Nitekim 7 Kasım’da,  Sovyetler Birliği tarafından 1925 anlaşmasının sona erdiği Türkiye’ye bildirilir. Artık Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında ne dostluk ne de saldırmazlık anlaşması vardır.

1946 Ekim ayında Rus birlikleri Balkanlarda tatbikatlara başlar. Kafkaslara da yeni tümenler gönderilmiştir. Türkiye’de ciddi bir endişe varken, İngiltere ve ABD’nin de telaşa kapıldığı kayıt altındaki yazışmalardan anlaşılıyor.  Bu arada Sovyet Ermenistan’ın kapıları Türkiye’deki Ermenilere açılır ve tanınmış iki Gürcü Profesör Doğu Anadolu topraklarını Gürcü toprağı ilan eden bir makale yayımlarlar. Çankaya’da uykusuz geceler başlamıştır.

Dış tehditlerin yarattığı bu ürkütücü atmosfer devam ederken, Türkiye Cumhuriyetinde önemli olaylar gerçekleşmeye başlar. Üçüncü Dünya Savaşını demokrasi ile idare edilen, seçimle iktidarların değiştiği, İngiltere, ABD, Fransa gibi liberal düzene sahip ülkeler kazanmıştı. Kaybedenler ise Führer Hitler’in Almanya’sı, Duçe Musolini’nin İtalya’sı ve İmparatorun Japonya’sı idi.  Kazananlar arasında bir Sovyet Rusya anti-demokratik tek parti Komünist Partisinin yönetiminde, Stalin’in tek adamlığında bir rejime sahipti ve bu Rusya gözünü Türkiye’ye dikmişti. Türkiye’de Tek Parti CHP, Milli Şef İsmet İnönü yönetimi vardı. Ayrıca Milli Şef İsmet İnönü partinin değişmez genel başkanı idi. Bir nevi şef anlamındaki Führer, Duçe yönetimlerinden pek farkı olmayan Milli Şef yönetimi ile batıya yaklaşmak mümkün değildi. Fakat böyle bir yaklaşım da Sovyet Rusya yüzünden, artık zorunlu hale gelmişti.

Türkiye’nin durumunun vahametini anlayan İsmet İnönü’nün izniyle, Mayıs 1946 yılında toplanan CHP Olağanüstü İkinci Genel Kurultayında Milli Şeflik payesi kaldırılır. Böylece bu tarihten itibaren CHP Genel Başkanları seçimle tayin edilecektir. Ancak tek parti düzeni asla demokratik bir düzen olarak kabul edilemezdi. Daha önce Atatürk döneminde 1924 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkaları kurulmuş ancak hemen kapatılmıştı. Meclisimizde İsmet Paşa yönetimine karşı en ufak bir muhalefet yapmak cesaret işiydi. Nihayet milletvekilleri arasından dört cesur adam çıkar ve tarihimize ‘Dörtlü Takrir’ adı ile geçen bir takrir (önerge) ile hükümeti eleştirirler. Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü takrirlerinde hükümetin Meclis tarafından denetlenmesini talep ederler ve demokratikleşme, liberalleşme taraftarıdırlar. Eleştiriye hiç alışık olmayan CHP Tek Parti Hükümeti bu takrire Menderes Koraltan ve Köprülü’yü partiden ihraç edecek kadar büyük tepki gösterir. Bayar da önce milletvekilliğinden sonra da kurucularından olduğu CHP’den istifa eder. Bu dört cesur adam daha sonra Demokrat Partiyi kurarlar. Temmuz ayında da 1946 genel seçimleri yapılır. Seçimler son derece şaibelidir. Açık oy, gizli tasnif gibi tuhaf bir yöntem kullanılmış, DP’nin kazanması kesin olan yerlerde sandıklar tahrip edilmiş ve sonuçta CHP, İsmet İnönü güya seçimle iktidarını sürdürmüştü. 1946 seçimleri ülkedeki huzuru bozar, ciddi bir hoşnutsuzluk havası tüm ülkeyi kaplar. Ancak birdenbire çok önemli bir haber bir bahar havası yaratır.

ABD’nin Missouri zırhlısı İstanbul’u ziyaret edecektir. Missouri savaş sonunda Japonya’nın tesliminin imzalandığı dev bir savaş gemisidir. Missouri’ye Providence savaş gemisi de eşlik etmektedir. Makalemizin başında Cumhuriyet gazetesinden aktardığımız Missouri’yi uğurlama şenlikleri işte bu ziyaret sonunda yaşanmıştır. Zira ziyaret çok önemlidir, açık seçik Sovyet Rusya’ya bir gözdağı verme amacındadır. ABD Türkiye’nin arkasında biz varız demek istemektedir. Ayrıca bu ziyarette önemli bir jest de vardı. Türkiye’yi Washington’da uzun yıllar temsil etmiş olan Büyükelçi Mehmet Münir Ertegün 11 Kasım 1944’de Amerika’da ölmüş ve cenazesi orada kalmıştı. Şimdi ABD nezaket gösteriyor cenazeyi Missouri gibi sansasyonel etkisi olan bir zırhlı ile Türkiye’ye gönderiyordu.

Bu ziyaret sonrasında Sovyet Rusya’nın tavırlarında bir değişiklik görülmez, bilakis bir hırçınlık gözlenir. Bu sefer Ruslar, Ermeni, Gürcü isteklerinin yanına Kürt meselesini de eklerler. Rus gazetesi Trud durup dururken ‘Bağımsız Kürdistan’ konusunu işlemeye başlamıştır. Hepsinden tehlikelisi Ruslar artık Boğalar konusundaki taleplerini resmen açığa vururlar. Türkiye Dışişleri Bakanlığına 7 Ağustos tarihini taşıyan bir Sovyet Rusya notası verilir. Üstelik nota içeriği ABD ve İngiltere’ye de bildirilir. Rus notasında Türkiye, İkinci Dünya Harbi sırasında Boğazları iyi kontrol edememekle suçlanıyor ve yeni bir Boğazlar rejiminin gereğinden bahsediliyordu.  Bu rejime göre sadece Karadeniz’de kıyısı olan devletler Boğazların yönetimi ile ilgili yetkiye sahiptirler ve Boğazların güvenliği için Türkiye ve Sovyetler Birliği ortak olarak hareket etmelidir. 

Dikkat edilecek olursa Rus notası ABD ve İngiltere’yi dışlamaya yöneliktir.  Doğal olarak bu nota Türkiye’nin işine yarayacak ABD’yi daha çok işin içine çekecek, hatta taraf yapacaktır. Bu sırada Türkiye’de seçim sonuçlarına istinaden Recep Peker Hükümeti kurulmuştur. Hasan Saka Dışişleri Bakanıdır. Nitekim ABD derhal Rus notasını ret eder. Sovyetler Birliğinin esas hedefinin Türkiye’nin kontrolünü ele geçirmek olduğu artık iyice anlaşılmıştır.

ABD ve İngiltere ile yapılan bir dizi diplomatik temastan sonra, Türkiye Sovyetler Birliğine cevabi notasını 22 Ağustos 1946 günü verir. Türkiye’nin notasında, savaş sırasında Boğazların kontrolü ile ilgili Sovyet suçlamaları ret ediliyor, Türkiye’nin bağımsız bir ülke olduğu vurgulanıyor. Boğazların kontrolüne hiçbir Karadeniz ülkesinin katılmasına gerek olmadığı da belirtiliyordu. Ancak Montrö sözleşmesinin tekrar gözden geçirebileceği de ifade ediliyordu. Türk notasının ardından hemen cevabi Rus notası gelir ve bu durum bir sağırlar diyaloğu halinde, notalaşarak bir süre devam eder. Ancak durum hala son derece tehlikelidir. Zira ne ABD ile ne İngiltere ile Türkiye arasında herhangi bir pakt bulunmamaktadır. Rusya aniden Türkiye’ye bir saldırıda bulunsa ABD hangi gerekçeyle müdahale edecektir? Hâlbuki ABD ve Avrupa ülkeleri arasında Sovyet yayılmacılığına karşı, sonunda NATO’ya dönüşecek ittifak faaliyetleri çoktan başlamıştı.  Daha Paris konferansından hemen sonra, gitgide güçlenen Sovyetler Blokuna karşı Batı Federasyonu kurma fikri oluşmuştu. Nitekim 1948 yılında İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg arasında ekonomik, kültürel ve savunma işbirliğini ön gören Brüksel Anlaşması yapılacaktır. Ancak bu ülkelerin gücü Sovyet Bloku karşısında yetersizdir. Bunun üzerine Kanada, ABD, İzlanda, İtalya, Portekiz’in de katılımıyla Kuzey Atlantik Paktı (North Atlantic Treaty Organization) 4 Nisan 1949 tarihinde imzalanacaktır. Bu anlaşmalar Sovyetler tehlikesinin büyüklüğünün bir belgesidir. Zira Polonya, Doğu Almanya, Yugoslavya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, tüm Türki devletler Sovyet etkisine girmiş ve askeri güçleri ile dev bir ordu meydana getirmişlerdir. Sovyet Rusya’nın gözü şimdi de Türkiye üzerindedir.

 Geçen kısa sürede Kuzey Atlantik Paktı, 4 Nisan 1949’da NATO (Atlantic Treaty Organization) adını alacaktır. Diğer tarafta Sovyetler Birliği güdümündeki ülkeler de, bir süre sonra aralarında askeri güce dayalı Varşova Paktını 1955 yılında imzalayacaklardır. Böylece dünya amansız bir soğuk savaşın içine girecektir.

Türkiye böylesine yaşamsal tehlikeler altında olmasına rağmen bir türlü NATO’ya davet edilmez. Hatta İsmet İnönü yönetimi NATO’ya girmek için çeşitli mesajlar gönderir, ancak nafiledir. Tıpkı bugün Avrupa Birliği konusunda olduğu gibi Türkiye’yi tam manasıyla NATO’ya almak istemezler. Türkiye’nin isteği karşısında Türkiye’ye sadece Ortadoğu komutanlığı gibi yarı üyelik tekliflerinde bulunulmuş, Türkiye’de bunu kabul etmemiştir. Bu teklif aynen Merkel’in ‘İmtiyazlı Ortaklık’ teklifi gibidir.

ABD, Sovyet Birliği karşısında Türkiye’nin yanında yer almıştır ancak bu yer alış tamamen kendi çıkarları sebebiyledir. Zira savaş sonrası ortamda Türkiye kanaatimizce İnönü’nün çekimser, kararsız politikaları yüzünden tam manasıyla bir yalnızlığa itilmiştir. Avrupalılara göre, Türkiye savaşta Almanlara yakınlık göstermiştir. Müttefiklerin ısrarına rağmen savaşa müdahil olarak katılmamıştır.
Bu arada ABD’deki Ermenilerde boş durmazlar, Türkiye aleyhine propagandalar ayyuka çıkar. Zira eğer Türkiye Demirperde ülkesi olursa Ermenistan ile Doğu Anadolu’nun birleşmesi mümkün olacaktır, hayaline kapılırlar.

NATO oluşumu süreci içinde batı âleminin, bırakın Türkiye’yi aralarına almayı 21 Şubat 1947 tarihinde İngiltere, Türkiye ve Yunanistan hakkında bir muhtırayı ABD Dışişleri Bakanlığına verir. Muhtıraya göre ekonomik bakımdan sıkışık olan İngiltere Türkiye’ye ekonomik ve askeri yardım yapamazmış. O tarihte Truman doktirini çerçevesinde Marshall Planı yardımları, Sovyet tehdidi altında olan ülkelere de yapılıyordu. İngiltere bu yardımlardan rahatsız olmuş olmalı.

14 Mayıs 1950 tarihinde Türkiye’de genel seçimler yapılır ve seçimleri Demokrat Parti büyük bir çoğunlukla kazanır. Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes başbakan olmuştur. Eski Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve partisi CHP artık muhalefet sıralarına yerleşmişlerdir. Menderes tabiri caizse sefalet içinde bir Türkiye devir alır. Halkımızın % 80’i köylerde yaşamaktadır ama köylerde yol yoktur, su yoktur, elektrik yoktur. Kadın, erkek, çocuk mandalar arasında yıkanmaktalar, bit, tifüs, verem salgın halindedir. Sağlık hizmetleri sadece bazı şehir merkezlerindedir.  O zamanki Türk köylerinin halini bir köy öğretmeni olan Mahmut Makal, ‘Bizim Köy (Varlık Yayınları) adlı kitabında ayrıntılı anlatmıştır.

Türkiye savaş yıllarında ordusu için bazı yardımlar almıştı. Bu batı yardımları esasen Türkiye’yi savaşa sokmak için verilmişti. Ancak bu yardımlarla CHP hükümeti altın ve dolar stoku yapmış, bazı kayıtlara göre 245 milyon dolarlık altın stoku varmış. Dış tehditler için alınan ve Merkez Bankası kasalarında bir savaş hali için stoklanan bu altınlar elbette karın doyurmuyordu.

Konumuzla ilgili olarak ifade edecek olursak, Rus tehditleri tüm şiddetiyle devam etmesine rağmen Türkiye NATO’ya hala kabul edilmemiştir. Birinci Menderes Hükümeti de ilk işlerinden biri olarak
NATO’ya başvurur. Ama yine sonuç alınamaz.

1950 yılında Kore Savaşı patlar.  Kuzey Kore ve Güney Kore arasında meydana gelen bu iç savaş Türkiye için büyük bir öneme sahiptir. Zira ABD ve Birleşmiş Milletlerin Güney Kore yanında,  Çin Halk Cumhuriyet ve Sovyet Rusya’nın Kuzey Kore tarafında yer almalarıyla savaş uluslararası bir boyuta taşınmıştır. Komünizm yayılmacılığından öcü gibi korkan ABD, Birleşmiş Milletleri de devreye sokmaya çalışır. Koca bir dev Çin ve Kuzey Kore de komünist bir rejime girmişlerdir. Şimdi de Kuzey Kore Güney Kore’ye rejimini ithal etmek istemektedir.

Görüldüğü gibi Kore gerçekte, emperyalist güçlerin oyunları ile tam ortasından 38. Paralelden itibaren ikiye bölünmüş ve şimdi de bölünen bu iki parça iç savaşa sürüklenmiştir. Yakın gelecekte aynı bela Vietnam’ın da başına gelecektir. 2017 yılında PKK terörü, Ermeni Soykırım tasarısı, FETO yapılanması 15 Temmuz darbe girişimi derken emperyalist güçlerin Türkiye’ye yapmak istedikleri de farksızdır.

ABD Kore savaşı münasebetiyle, tüm Birleşmiş Milletler ülkelerinden asker yardımı ister. Rahmetli Menderes siyasal bir öngörü ile bu isteği ilk değerlendiren ülkenin Türkiye olmasını sağlar. Türkiye Kore Savaşı’na 241. Piyade birliğini Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında gönderir. Türkiye bu savaşta çok fazla askeri kayba uğramasına rağmen büyük bir başarı göstermiş ve çok faydalı olmuştur. Tüm hür dünyada yalnızlığa itilmiş olan Türkiye’nin prestiji bir anda tavan yapar. Kahraman Türk piyadeleri hür dünya için canlarını hiçe saymış ve saldırgan Komünist Kuzey Kore ile göğüs göğüsse süngü savaşları yapmış şehitler, gaziler vermiş ve Kuzey Kore’nin, Çin’in durdurulmasında önemli rol oynamıştır.

Rahmetli Menderes Türkiye’nin itibarının son derece yükseldiği bu ortamda, ikinci bir hamle yapar ve NATO’ya yeniden müracaat eder. Artık Türkiye’nin NATO nezdinde ret edilmesi mümkün değildir. Böylece 18 Şubat 1952 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti NATO’ya tam üye olur. Akabinde 8 Eylül’de İzmir’de Müttefik Kara Kuvvetleri Karargâhı (Landsoutheast) kurulur ve karargâhın başına ABD’li bir Korgeneral getirilir. 

Artık Türkiye Cumhuriyeti topraklarından talepte bulunmak veya Türkiye’ye saldırmak ABD ve NATO devletlerine saldırmak ile eş değerdir. Dolayısıyla Rusların Kars, Ardahan’ı istemeleri ve Boğazlarda üs kurma talepleri bıçak gibi kesiliverir.

Aziz dostlar, o tarihin şartları göz önüne alındığında Menderes’in akılcı politikaları sayesinde NATO’ya girmemiz milli bir zafer olmuştur.
MENDERES VE KORE TÜRK TUGAYI

10 Mart 1954 tarihli ve 6375 sayılı kanunla, ‘NATO Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi’ Türkiye tarafından kabul edilmiştir. Bu sözleşmenin kabulünden itibaren ABD’nin Türkiye topraklarında askeri tesisler ve üsler kurması, askeri personel bulundurması başlamıştır.  Ancak 1954’den itibaren hele Sovyetler Birliğinin 1991 yılında dağılması, soğuk savaşın sona ermesi ve yayılmacı Sovyet tehlikesinin ortadan kalkmasından sonra kanaatimizce NATO mahiyet değiştirmiştir. Zira Varşova Paktı ortadan kalkmış ve ABD ile NATO dünyada tek güç haline gelmiştir.

Artık öyle bir noktaya gelinmiştir ki, 2017 yılında NATO’nun Türkiye için faydalı mı zararlı mı olduğunu tartışmaktayız. Zira Türkiye’mize büyük zarar veren, kalkınmasını, demokratikleşmesini durduran askeri darbelerin arkasında hep NATO izlerini gördük. NATO bir yerde ABD demektir. Türkiye’yi NATO’ya sokarak Sovyet tehditlerinden kurtaran Adnan Menderes’in 1960 yılı Temmuz ayında Kruşçev ile Moskova’da randevusu olduğunu düşünürsek 27 Mayıs Darbesi felaketinin ve infazların arkasında da ABD izlerini bulabiliriz.

Kurtlar sofrasında bağımsızlığın tek yolu güçlü bir ekonomiye ve güçlü bir orduya sahip olmaktan geçer.

HASAN EMRE OKTAY
Fenerbahçe, 28.11.2017